18 Temmuz 2017 Salı

SİZ SURAT OKUMAYI BİLİR MİSİNİZ?


Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını henüz bitirmiştim ki, 'Sen Surat Okumayı Bilir misin?' adlı kitabın YKY'den çıktığını öğrendim. Tabii dumanı daha tüterken gidip satın aldım. Bu yazın en müthiş kitabı değil belki ama oldukça ilginç bir kitap olduğu kesin.

Kara Kitap okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Tuhaf hikayelerle dolu, eski, mistik zamanları anan bir serüvendi roman kahramanının yaşadığı. Pamuk romanda ara ara okura sesleniyor ve bilmecelerden bahsediyordu. Sanki 'Benim Adım Kırmızı'da da yaptığı gibi ufak ufak ipuçları veriyor, sayfalar sonra olayı açıklığa kavuşturuyordu. Ama itiraf edeyim, romanın bütünündeki bilmeceyi çözdüğümden emin değilim hala.. Belki de kitabı ilginç yapan şey de budur; anlaşılmasının zor olması.. Okurken arada bir Pamuk'un bilmeceleri çözmeye çalışan okurla eğlendiğini de düşünmedim değil. Senelerce önce 'Yeni Hayat'ı okurken kapıldığım bir duyguydu bu: Yazar sizi bir sarmalın içine doğru çekiyor ve çıkışı ancak onun yardımıyla bulabiliyordunuz. Selçuk Demirel de bunu çözmüş olmalı ki, çizimlerinde hep sarmaldan çıkan bir insan var.

Kara Kitap'ın en ilgi çekici bölümlerinden biri de 'Hurufilik' ve surat okuma sanatıydı. Roman kahramanı şehirde kaybolan karısı Rüya'yı ararken binbir türlü eski ve mistik bilgiye ulaşıyordu. Pamuk bu bölümde zamanında çok yayılmış bir tür akım olan yeryüzündeki işaretlerden dünyayı ve olacakları anlama sanatının babası Fazlallah'ı ve Hurufilik'i anlatıyordu uzun uzun. İşte çizerin Orhan Pamuk'la söyleşilerinden sonra bu kitap ortaya çıkmış.

Orhan Pamuk'un derin Kara Kitabı'nın resmedilmesini, bu zorlu işin üstesinden Selçuk Demirel başarıyla gelmiş.. Bana kalırsa kitabın en çarpıcı metinlerini, yazarının duyarlılığına en yakın biçimde çizmiş..

Aslında olan, Pamuk ve Demirel'in üç yıla yakın arkadaşlıklarının edebi bir eserle taçlandırılması: 'Kelimelerin ve resimlerin ruhunun aynı olduğuna inanan ve yazdıkları ve çizdikleri birbirine kardeş olan biri yazar diğeri ressam olan iki kişinin kaleminden, fırçasından çıkan' bir kitap bu..

Kara Kitap'ı okuyup aklında hala soru işaretleri kalan okurlar için..

3 Nisan 2017 Pazartesi

EL DUENDE

John Berger adını ilk kez Tıp Fakültesi ikinci sınıfa giderken, 1987’de duymuştum. O sıralar bizim kuşak arasında popüler bir kitabı vardı: ‘Görme Biçimleri’. Bu kitap sayesinde ilk kez bir ressam-yazarın olağanüstü görüş yeteneğiyle bizlere sunduğu pencereden bakıyorduk dünyaya. Klasik anlamda bir ‘yazar’ sayılmasa da, Berger, benim unutulmaz yazarlarım arasına çoktan girmişti. Berger’i geçtiğimiz Ocak ayında, 91 yaşında yitirdik..


Şimdilerde iki kitabını daha okuyorum, ‘Hoşbeş’ ve ‘Sanatla Direniş’. Berger bu kitaplarda, eskiden olduğu gibi sanki yazmıyor da, okuyucuyla bir diyaloğa giriyor; adeta sohbet ediyor. Hem öyle dostane, öyle candan bir sohbet ki bu, kitaba ara verdiğinizde onunla tekrar buluşup konuşmak için büyük bir istek duyuyorsunuz. Okurken yazar hakkında bir şeyi daha fark ettim: Berger kendi muhteşem, sözcüklere sığmaz derinlikteki bakış açısını yavaş yavaş size de bulaştırıyor, kitabı okuduktan sonra aynı kişi olarak kalmanız çok zor..
‘Hoşbeş’ adlı küçük denemelerden oluşan kitabının bir yerinde, Berger, bir Flamenko şarkıcısından bahsederken ‘el duende’ diye bir kavramdan söz ediyor. ‘Duende, bir performansı unutulmaz kılan bir özellik, bir titreşimdir. Şarkıcı kendi dışından gelen bir güç ya da cebir tarafından ele geçirildiğinde, içine bir şeyler yerleştiğinde meydana gelir. Duende geçmişten gelen bir hayalettir. Unutulmaz olmasının sebebi geleceğe hitap etmek için şimdiyi ziyaret etmesidir.’ diyor. Bu büyülü sözcük, ilk kez 1933 yılında İspanyol şair Garcia Lorca tarafından anlamlandırılmıştı; ‘Bütün sanatlar’ demişti Lorca, ‘duende’ye muktedirdir, fakat doğal olarak en çok müzikte, dansta ve sözlü şiirde kendine yer bulur, zira bunlar yorumlanmak için etten bir bedene ihtiyaç duyarlar, zira sürekli bir şekilde doğan ve ölen hatlarını kesin bir şimdiki zamana yayan biçemlerdir bunlar.’


Bana kalırsa bütün büyük yazarlarda, müzisyenlerde, ressamlarda, dansçılarda ‘el duende’yi deneyimleyebiliriz. Berger’in kitaplarında satırlardan taşıp size doğru akan o içten enerjisini hissetmemeniz mümkün değil. Peki Orhan Pamuk’un kitaplarındaki o mahrem, derin ve gizemli titreşimlerini deneyimlemeyen okur var mıdır?
Ferzan Özpetek, bir söyleşisinde ‘duende’nin ancak doğuştan var olabileceğini söylemiş, ona katılıyorum. Her türde sanatın iyisine, çok iyisine tanık olabiliriz, ama ancak bizi heyecanlandıran ve uzun süre hafızalarımızdan silinmeyen, hatta izledikten/okuduktan sonra bizi başka biri yapan performanslar vardır, işte onlar ‘el duende’ olarak nitelendirilebilir ancak..
John Berger’in anısına saygıyla..

17 Kasım 2016 Perşembe

ADANIN BÜYÜSÜ (The Magic of Belle Isle)



Yönetmen: Rob Reiner
Oyuncular: Morgan Freeman, Emma Fuhrmann, Virginia Madsen

Morgan Freeman’ı severim, oynadığı filmleri ise, daha çok severim. Nedeni şu: Freeman filmlerinde bize her zaman ‘gerçek’ karakterler sunar, oynadığı kişilerle orda veya burda karşılaşmış, tanımış olabiliriz, o denli hayatın içinden portrelerdir. Abartısız oyunculuğu ile canlandırdığı karakteri adeta bir elbise gibi üzerine giyer ve her nasılsa her seferinde bizi o kişi olduğuna inandırır. İşte Adanın Büyüsü filmindeki Monte Wildhorn karakteri de böyle bir Freeman klasiğiydi.

Filmin Konusu: Huysuz bir ihtiyar olan Monte (Morgan Freeman), genç yaşta geçirdiği bir kazadan sonra tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, ünlü bir yazardır. Karısının ölümünden sonra hayatla olan bağını koparmış, alkol bağımlılığı nedeniyle yazmayı bırakmış ve altın yıllarını değerlendirmek üzere Belle Isle'a taşınmıştır. Komşusu Charlotte (Virginia Madsen) ve kızları ile tanıştıktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Bakmakla yükümlü olduğu ev sahibinin köpeği de ona yaşanın ne denli güzel bir şey olduğunu yeniden hatırlatacaktır. Monte tekrar yazmaya başlar, komşunun yetenekli küçük kızına hikaye yazmayı öğretir ve daha önce yazdığı bir hikaye film yapılmak üzere yüklü bir fiyata satılır..
Film göl manzaralı çok güzel bir tatil beldesinde geçiyor. Manzaralar gerçekten muhteşem. İnsanların müzik yoluyla da anlaşabileceğini gösteren sahneler bence çok iyiydi. Monte’nin köpeğiyle olan diyalogları da yüzünüzde tatlı bir gülümsemeye neden olacak.

Son söz: Hayatın artık bitti zannedildiği noktada, umudun ve güzelliklerin nasıl insanın karşısına bir anda çıkıvereceği ve aslında yaşadıkça hiç bitmeyecek bir devinim içinde olduğumuzu hatırlatan çok çarpıcı bir filmdi..
Bu filmi izlerseniz mutlu olacaksınız, söz:)

16 Kasım 2016 Çarşamba

3D (ÜÇ BOYUTLU) YAZICILAR VE GELECEĞİMİZ - Doku ve organ üretimi ile gelecekte sonsuz yaşam mümkün olabilir mi?


2010 yılında Repo Men adlı ilginç bir film izlemiştim. Filmde, günümüzden çokta ileride olmayan bir yakın gelecekte, ‘The Union’ adında bir şirket, insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için yüksek teknolojiye sahip yapay organlar üretiyor fakat bu organları neredeyse hiç kimsenin ödeyemeyeceği kadar çok yüksek fiyatlara satıyordu. Yine bu şirket, insanların zor durumlarından faydalanarak bir şekilde bu organları onlara satıp hayatlarını kurtarıyor, ancak satın alınan tıbbi ürünün ödemesi geciktirilirse veya uzun bir süre ödenmezse, devreye Repo Men denen şirket elemanları giriyor ve ürünü her ne pahasına olursa olsun geri alıyorlardı. Filmin bu kısmı oldukça ürkütücüydü doğrusu..
Güzel haber şu ki, bu günlerde artık yapay organ üretmek bir ütopya olmaktan çıkmış durumda. 3D baskı teknolojisi son yıllarda çok hızlı bir gelişme gösterdi ve neredeyse duymayan kalmadı. 3D yazıcılar, teknolojinin el verdiği boyutlarda, yaratıcı fikirleri ve tasarımları hızlı bir şekilde gerçek modellere dönüştürüyor. Günümüzde başta endüstriyel üretim olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılan bu teknoloji, tıp alanında çığır açan yeni bir gelişmeye de imza atıyor: İnsan hücrelerinin kullanıldığı 3D bio-yazıcılar ile canlı doku ve organ üretimi. Hayal gücüne sınır tanımayan bu teknoloji, doku ve organ nakli ile hayat kurtarmak gibi can alıcı bir noktada insanlığa hizmet etmeye devam edeceğe benziyor.
Günümüzde birçok insan, çeşitli hastalıklar sonucunda organ yetmezliği ile karşı karşıya kalıyor. Ayrıca kanser veya yaralanmalar neticesinde birçok kişinin çeşitli vücut parçaları, doku ve organları mecburen ameliyatla alınıyor. Tüm bu insanlar için tek çare, kaybettiklerinin yerini alabilecek yeni bir parça, doku veya organ nakli. Dünya genelinde yaklaşık 400 bin kişi organ nakli için sırada bekliyor. Türkiye’de ise bu sayı 30 bin civarında. Organ nakli bekleme listesinde ilk sırada böbrek yer alıyor. Böbreği karaciğer, kornea, kalp, akciğer, pankreas ve kalp kapakçığı izliyor. Organ bağışı ve uygun donör sayısı ise ihtiyacı hiçbir zaman karşılamaya yetmiyor. Her yıl binlerce kişi organ nakli beklerken yaşamını yitiriyor. İşte tam da bu noktada, ihtiyaç duyulduğu anda gerçek doku ve organları hızlı ve seri bir şekilde üretebilecek bir teknolojinin varlığı gerçekten çok işe yarardı.


3D yazıcılar özellikle tıp alanında yeni atılımların yapılmasına olanak verdi. Bugüne kadar üç boyutlu yazıcılarda canlı dokuya ve biyolojik işlevlere zararlı olmayan malzemeler kullanılarak üretilen biyo-uyumlu protezler ve vücut parçaları, birçok insan için umut kaynağı olmuştu. Hastaların çeşitli nedenlerle parçalanan, kaybedilen ya da cerrahi müdahale ile çıkarılan kafatası, göğüs, çene, el, kol, bacak, kalça ve diz kapağı kemiklerinin ya da kıkırdak dokuların yerine titanyum tozu kullanılarak 3D yazıcıda üretilen vücut parçaları ekleniyordu. Titanyum vücuda uyum sağlayabilen bir madde olduğu ve doku tarafından reddedilme riski bulunmadığı için sıklıkla tercih edilen bir malzemeydi. Örneğin, kanserli bir çocuğun boyun kısmındaki hastalıklı kemik dokusu çıkarılarak yerine 3D yazıcıdan çıkan parça yerleştirilebiliyor. Gene aynı şekilde 2 yaşındaki bir çocuğa biyo-polimer bir malzeme kullanılarak üretilen bir soluk borusu takılabiliyor. 3D yazıcıyla kemik ve kıkırdak dokusu üretmekte en büyük gelişme ise Hollandalı bilim insanlarının, 2015 yılında ürettikleri kafatası implantıdır. Bu hastaya özel, dayanıklı plastik malzemeden üretilmiş olan implant, 22 yaşında, kemik rahatsızlığı olan bir hastaya yerleştirilmiştir. 3D yazıcılarda üretilen yüz, deri, burun ve kulak gibi vücut parçası örnekleri de vardır. 3D yazım, sadece sağlık sektöründe değil, aynı zamanda otomotiv, havacılık ve savunma endüstrilerinde ve daha birçok alanda birçok yeni uygulama imkânı bulan nispeten yeni ve hızla genişleyen bir üretim yöntemi oldu.

3D Bio-Yazıcılarla Canlı Doku ve Organ üretimi


Gün geçtikçe daha da önem kazanan ve insanların daha çok ilgisini çeken üç boyutlu yazıcı teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. Şüphesiz şu anda en çok ilgi çeken konu ise 3D bio-yazıcılarda canlı organ ve doku baskısı alabilmek. Birkaç yıldır bilim insanları 3D bio-yazıcılar sayesinde canlı hücrelerin kullanıldığı çeşitli insan organları tasarlıyorlar. İlk 3D yazıcı ile canlı doku üretimi 2009'da Novagen 3D Printing Technology'le başlamıştır. İlk zamanlarda sadece doku baskısı alınabilirken artık bugünlerde organ baskısı alınabiliyor. Bu baskı teknolojisi en çok kemik ve kıkırdak dokusu baskısı için kullanılıyor. Hangzhou Elektronik Bilimler ve Teknoloji Üniversitesi’nde ise araştırmacılar 3D yazıcı sayesinde kulak ve burun doku baskısı alabiliyorlar. Araştırmacılar, 3 boyutlu doku veya organları bio-yazıcı kartuşu içindeki hücre ve benzeri bio-materyallerle sağlıyor. Örneğin bir çift insan kulağı çıkarabilmek için osteosit’leri kullanıyor. Araştırmacılar 3D bio-yazıcı kartuşu içindeki hücre ve benzeri bio-materyallerle kulak, burun ve yüz gibi çeşitli uzuvlar yapabiliyor. 3 boyutlu yazıcıda kemik ve kıkırdak dokusu dışında diğer organlar için de baskı teknolojisi geliştiriliyor.
2012 yılında 3D bio-yazıcı ile foto çapraz bağlama tekniği kullanılarak iç çapları domuz aort kapağından alınan hücreleri ile çapları 12-22 mm olan anatomik aort kapak iskeletleri 21 gün gibi kısa bir sürede üretildi. Aynı yıl başka bir çalışmada, bir insan kalbinden alınmış alginat jel yüklü kardiyomiyosit progenitör hücresi ile % 92 yaşayabilirliği olan invitro kalp üretmek için kullanıldı.
3D bio-yazım, Wake Forest Regenerative Tıp Enstitüsü'nden Dr. Anthony Attala tarafından başlatılmıştır ve kalp ve böbrek organ dokularını üretmek üzere uygulamaya konulmuştur; ve daha sonra Oxford Üniversitesi'nden Gabriel Villard, 4D bi0-yazıcı adını verdiği iki katmanlı farklı hücre baskısı yapan cihazı geliştirilmiştir.


2015 yılında 3 boyutlu yazıcıda (NovoGen MMX Bioprinter-Organovo) kullanılarak kalınlığı 500 mikron 'a kadar olan karaciğer dokusu üretildi. Bu karaciğer en az 40 gün doğal fiziksel yapısını koruyabiliyor ve tamamen işlevselliğini sürdürebiliyordu. Üretilen ilk karaciğerin sadece medikal çalışmalar ve ilaç araştırmaları için kullanılması planlanıyor.
Yine 2015 yılında, 3D bio-yazıcılarla insan gözünün optik performansını yakından taklit edebilen gözün şematik modelini tasarlamak için bilgisayar destekli tasarım kullanılmıştır. Laboratuvarlarda insan korneası taklitleri üretmek için, doğal kollajen ve fosfolipidler, donör insan kornealarının yapay ikame maddeleri olarak lazer profilli ve desenli sağlam hidrojellere basılmıştır.
Bio-yazıcıları diğer üç boyutlu yazıcılardan ayıran en önemli özellik kullanılan baskı malzemesi yani biyomürekkeptir. Mürekkep tüplerinin yani kartuşların içine doldurulan biyomürekkebin içeriğini metal, polimer ve termoplastik yerine canlı insan hücreleri oluşturuyor. Bu amaçla ya embriyonik kök hücreler ya da doku biyopsisi yöntemi ile herhangi bir organdan elde edilen yağ, kas, sinir, kemik iliği ve bağ dokusu hücreleri kullanılıyor. Kök hücrelerin 3D doku yapımında önemli bir rolü vardır, çünkü çeşitli araştırma gruplarının vurguladığı gibi karmaşık yapılar oluşturma potansiyeline sahiptirler.


Nature Biotechnology’de yayımlanan bir araştırmaya göre (2016), canlı hücrelerden 3D yazıcı ile kulak üretildi. Araştırmacılar daha önceden de canlı hücreler kullanarak 3D printer çıktıları üretmeyi başarmıştı, ancak bu çalışmaya kadar jelatinimsi küçük canlı materyal parçalarından fazlası üretilememişti. Bu zorluğun ise iki temel sebebi vardı; birincisi canlı parçalar büyüdükçe parçalanmaya daha müsait oluyorlar çünkü birbirlerine tutunmalarını sağlayan moleküler organizasyondan mahrum olabiliyorlardı. İkincisi ise daha iç kısımlarda veya yüzeyden uzak kısımlarda kalan hücrelerin oksijen yetersizliğinden ölmesi veya sağlıklı biçimde yaşamına devam edememesi sorunuydu. Son yıllarda, Dr. Atala ve arkadaşları bir şekle sahip, dengeli, insan ölçeğinde doku yapıları üretebilen entegre bir doku organ yazıcısı üretmeyi başardı (ITOP). ITOP (integrated tissue-organ printer) sistemi bugünkü bilinen yaşamsal boyutlarda, üstelik hücrelerin bir arada sağlıklı şekilde yaşayabildiği vücut parçalarının üretilmesini sağlıyor. Sistem ilk olarak, yapısal destek sağlayabilecek sertlikte bir madde ile hücre-dostu (hücre sağlığına zararsız) bir hidrojel (su bazlı jelimsi) yapışkanı birbirine karıştırıyor. Daha sonra bu yapay dokunun içinde oksijen kanalı olarak işleyecek boşluklar bırakıyor, böylelikle yüzeyden uzak kalan hücreler de oksijen yetmezliğinden ölüme terk edilmemiş oluyor. Araştırmacılar ITOP ile üretilmiş olan kemik, kas ve kıkırdak dokuyu farelere ve sıçanlara implant ettiklerinde, yazıcı ürünü bu materyallerin kan tedariği aldıklarını ve içyapılarının doğal dokuya benzemeye başladığını gözlemlediler. Keşfi gerçekleştiren bilim insanları şimdi FDA (Food and Drug Administration) ile işbirliği içinde insan deneylerine başlamayı hedefliyor. Bununla amaçlanan şey ise, ihtiyacı olan insanlara ihtiyaç duydukları vücut kısımlarını sağlıklı şekilde sağlamak ve hatta belki değiştirmek.
2016 Ağustos’unda BBC internet yayınında duyurulan bir habere göre, Fransız kozmetik firması L'Oreal, Organovo adlı biyo-mühendislik kuruluşunu yanına alarak 3D bio-yazıcıyla insan cildi üretmek üzere bir araya geliyor. Firma, basılı cildi ürün testlerinde kullanacağını bildirdi. Organovo, daha önce (2015) insan karaciğeri için 3D baskı yapabileceği iddialarıyla zaten adını duyurmuştu ancak bu durum kozmetik endüstrisi ile ilk bağlantısını oluşturuyor. L'Oreal şu anda plastik cerrahi hastaları tarafından bağışlanan dokulardan her yaşa ve etnik kökene göre cilt numuneleri üretiyor.
Diğer yandan, organ nakli bekleyen hastalar için 3D bio-yazıcı teknolojisi kolay ulaşılması ve maliyetinin düşük olması sebebiyle büyük önem taşıyor. Günümüzde bilim insanları minicik doku ve organ örneklerini 3D bio-yazıcılarda başarıyla üreterek bunların canlılığını korumayı başardılar. Üretilen bu dokuların ve minyatür organların kısa vadede ilaç denemelerinde, doku mühendisliğinde, toksikolojide ve tedaviye yönelik yenileyici tıp çalışmalarında kullanılması planlanıyor.
Bio-yazıcılarla doku üretiminde karşılaşılan ve organ üretilmeye başlanmadan önce aşılması gereken en büyük engellerden biri üretilen dokunun canlılığını koruyabilmesiydi. Canlı bir dokunun yaşamını sürdürebilmesi için dokunun besin ve oksijen iletimini ve atıkların uzaklaştırılması işlemini kendi kendine gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu da ancak dokunun damarlaşması yani kan damarlarının oluşması ile mümkün olur. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda 3D bio-yazıcılarda kan damarlarına sahip dokular da üretildi. Kan damarlarının üretiminde endotel, düz kas ve bağ dokusu hücreleri kullanıldı. Şimdilerde ise uzmanlar bio-yazıcılarda üretilen damarlı kas dokularını yapay olarak sürekli çalıştıracak ve güçlendirecek küçük cihazlar geliştirmeye çalışıyor. Bu cihazlar bio-yazıcıda üretilen kas dokusunun hastaya nakledilene kadar işlevini korumasına yardımcı olacak.
Bazı bio-yazıcılar ise hücreleri doğrudan hastanın hasar görmüş dokuları üzerine uygulayacak şekilde geliştiriliyor. Örneğin bio-yazıcı kafasındaki kartuşlara yerleştirilen deri hücreleri yanma veya yaralanma sonucu tahrip olmuş cilt yüzeyine doğrudan püskürtülebilecek. Kim bilir belki de önümüzdeki 20 yıl içinde ameliyatlarda kullanılan robotik kolların ucuna yerleştirilecek. Yüksek teknoloji ürünü bio-yazıcı kafaları hastanın vücudundaki hasarlı veya kanserli dokunun uzaklaştırılmasının ardından, sağlıklı hücreleri hedeflenen bölgeye doğrudan püskürterek dokunun hızlı bir şekilde iyileşmesine ve kendini yenilemesine olanak sağlayacak.


Bilim insanlarının uzun vadedeki hedefi ise, tedavisi sadece doku veya organ nakli ile mümkün olan çok daha fazla sayıda hastanın hayatını kurtarmak ve bunu da 3D bio-yazıcılarda üretilen dokular ve organlarla başarmak. Bio-yazıcılarda kişinin kendi vücut hücreleri kullanılarak üretilecek doku ve organların hastanın vücuduna nakledildikten sonra bağışıklık sistemi tarafından reddedilme riski de en aza indirilmiş olacak.
Tüm bu hızlı gelişmeler karşısında insan düşünmeden edemiyor: Tüm doku ve organların yenilenebilmesi mümkün olduğunda, insanoğlu sonsuz yaşamın kapılarını ardına kadar açabilecek mi?

Derleyen: Doç. Dr. Funda Aksu
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

2 Şubat 2016 Salı

BİLİMİN FELSEFEYLE İMTİHANI


Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında yayınlanan ‘Astrolojinin Bilimle İmtihanı’ (Tevfik Uyar) adlı kitabi hemen alıp ilk okuyanlardan oldum. ‘Yıldızlar Size Ne Söylemiyor?’ alt başlıklı kitabın bir eleştiri kitabı olduğundan hiç şüphem yoktu. Rasyonel düşünmede her şeyin mümkün olabileceğine dair sarsılmaz bir inancım olduğundan, oldukça bilimsel yazılmış bu kitabı büyük hevesle bir çırpıda bitiriverdim. Kitapta sadece astrolojiye değil, ‘sözde-bilim’ olarak nitelendirilen homeopati, akupunktur vs gibi pek çok akıma da ağır eleştiriler yöneltiliyordu. Bilimi baz alan düşünceye ve yazılara hep saygı duymuşumdur, bu kez de öyle oldu. Astroloji gibi bir tahmin sisteminin %100 geçerli olamayacağını ve bilimsel temelinin olmadığını zaten biliyordum. Ancak kitabın tümüyle karşıt bakış açısından yazılmış olduğunu, tarafsızlık ilkesini gözetmiyor oluşunu da oldukça kaba buldum. Kendisini ‘bir bilim insanı’ olarak nitelendiren yazarın son sözü ise bana ilham kaynağı oldu: ‘..Bir eksik varsa bu noktayı fark etmeyi ve kitabın sonraki baskısında bunu düzeltme imkanına sahip olmayı çok isterim’. Artık yirmi küsur senedir bilimin içinde olan ve bir ‘bilim insanı’ olduğunu iddia edebilecek çalışmalara imza atmış olan naçizane ben’in de bu konuda söyleyecek birkaç sözü vardı elbet..
1990’lardı, Ege Üniversitesi’nde Prof Doğan Özlem’in ‘Bilim ve Felsefe’ adlı bir konferansına katılmıştım, orada ilk kez duyduğum bir kavram çok ilgimi çekti ve sonradan yaşamda oluşturacağım pek çok fikrin de nüvesini oluşturan öğelerden biri oldu. Bu kavram ‘Nominalizm’ ya da nam-ı diğer ‘Adçılık’tı. Felsefenin ‘F’sinden anlamayan benim gibi bir tıpçı için yeni ve oldukça şaşırtıcı bir deneyim olacaktı..
Nominalizm (Adçılık), genel kavramları gerçek saymayıp birer addan ibaret bulan öğretiye verilen isim. Nominalizme göre genel kavramlar, bir takım seslerden başka bir şey değildirler, bunlar insanların düşünce biçimlerine yakıştırdıkları birer addır ve hiçbir gerçeklikleri yoktur. Nominalizme göre hiçbir şey objektif olamaz.
Prof. Doğan Özlem kendisini ‘nominalist’ olarak tanımlıyordu. O’na göre, XVI. Yüzyıldan bu yana bilimin şöyle bir tanımı vardır: Bilim olgu ve olaylardan belirli yöntemlerle yasalara ve teorilere ulaşmaya, denetlenebilir bilgi üretmeye çalışan, açıklamacı bilgi faaliyetidir. Bilim yapmanın koşullarından biri de ‘değer yargılarından arınmış olmaktır’. Yani insani eğilimler, istek ve çıkarlar bilimsel faaliyete taşınamaz. Yani bilimi bilim olmayandan ayıran şey şudur: Bilimsel bilgi, denetlenebilir bilgidir.
Ancak ilginçtir ki, XIX. Yüzyılın ortalarından itibaren bu bilim anlayışına karşı eleştiriler ve muhalefetler, hatta akımlar ortaya çıkmaya başlamış. Tüm bu karşıt akımların iki yönden eleştiri yaptığını görüyoruz: Birincisi bilimin bizzat yapısını ve yöntemini eleştiren, daha çok epistemolojik bir eleştiri, ikincisi ise, bilimi tarihin ve toplumun içerisinde, bizzat bilimin kendisini tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak değerlendirenlerin getirmiş olduğu eleştiriler. Deniyor ki, bilimi bilim olmayandan yöntemi ayıramaz. Çünkü onlara göre, bilimsel bilgi hiçbir şekilde tam doğrulanabilir bilgi olamaz. Oysa biz biliyoruz ki, bilimi bilim yapan şey, her zaman onun yöntemi olarak kabul edile gelmiştir. Bilimi bilim kılan en önemli ölçütlerden biri ‘doğrulama ölçütü’dür. Yani bilimsel bilgi kanıtlanabilir bilgidir derken, aslında kast edilen onun doğrulanabilir bir bilgi olmasıdır. Bunu Doğan Özlem hoca, 1990’larda verdiği bir konferansta bize şöyle açıklamıştı: Bir taşı havaya attığımızda yere düşer. Bunu bilimsel bir bilgiye ya da doğrulamaya dönüştürmek için taşı birçok kez havaya atar ve düştüğünü görürüz. Ve bu bilgiyi kanıtlanmış sayarız; oysa eğer 1000 kez atıp bu bilgiyi doğruluyorsak, 1001. Kez havaya attığımızda ne olacağı hakkında da kesin bilgimiz olduğu yanılgısına kapılmışız demektir. Oysa kesin olarak bilebilmek için o eylemi gerçekleştirmiş olmamız şarttır. Dolayısıyla diyordu Doğan Özlem, bilimsel bilgi ne tam olarak doğrulanabilir, ne de tam olarak yanlışlanabilir olan bir bilgidir. Yani bilimsel yöntemin kendisi bir eleştiri konusu olmaya başlamıştır artık..
Diğer bir eleştiri ise şuydu: Bilim hiç de sanıldığı gibi olguya tam olarak denk gelen bir bilgi üretemez. Yani olguyu bize aynen veren, yansıtan bir bilimsel bilgiden söz edilemez. Çünkü gözlemler nötr olamaz. Gözlem yapan bir bilim insanı, nesnesi karşısında nötr bir varlık değildir. Gözlemlerin nötr olabileceği asosyal bir durum mevcut olamadığından (çünkü en nihayetinde bilim insanı da duyguları olan ve kısıtlı duyuları ölçüsünde algılayabilen bir varlıktır) bilim insanın da nesneler karşısında nötr olduğu da fiilen söylenemez. Örneğin Eskimoların beyaz algısının ekvator ya da ılıman kuşakta yaşayanların beyaz algısından farklı olması gibi. İklim, algılarımızı etkileyen bir faktör olarak burada karşımıza çıkıyor. O zaman ‘beyaz hangi beyaz; Eskimoların beyazı mı, benim algıladığım beyaz mı?’ sorusu ortaya çıkar.
Burada Alman Thomas Kuhn tarafından altmışlı yıllarda öne sürülmüş bir iddiadan bahsetmek gerekir. Kuhn, ‘normal bilim’ ve ‘bilimsel devrim’ kavramlarını bilim felsefesine kazandırmış bir isim. Ve ona göre normal bilim yeni görüşlerce sarsıldığında bilimsel devrim ortaya çıkar, bilimsel devrimler yaygınlaştıkça normal bilim haline dönüşür, bu iş böyle devam edip gider. Bu durumda evrensel bir bilim ölçütü de olamaz der Kuhn. Ona göre bilimi bilim kılan, yani bilimde hangi model ve koşulların geçerli olacağına karar veren bir grup var ve onlara ‘Epistemik Cemaat’ adını verir. Amerikalı filozof Feyerabend’in ise ‘Bilim Kilisesi’ adını verdiği daha acımasız bir terimi var. O’na göre bilim insanları, tıpkı bir dine mensup gibi kendi aralarında belirli konularda açık ya da gizli bir mutabakat içerisinde bulunuyorlar. Buradan bir bilim kilisesi oluşuyor ve bu kilisenin vaat ettiği, dayattığı kurallara karşı çıkarsanız aforoza uğrayabilirsiniz.
Sonuç olarak Doğan Özlem’e ya da nominalist anlayışa göre:
1. Bilimsel bilgi kesin ve hele nesnel olamaz. Yapı ve yöntemi dolayısıyla tarihsel, toplumsal bir kültür ortamının ürünü olması dolayısıyla bu mümkün değildir.
2. Bilimsel faaliyet artışı, bilimsel bilgi artışı ve bilimde ilerleme anlamına gelmez. Artan sadece sosyokültürel uzlaşımların izinde geliştirilmiş olan hipotezlerden ve teorilerden ibarettir.
3. Tarihten bağımsız bir bilgi ve bilim faaliyeti söz konusu değildir.
Prof. Doğan Özlem bazılarının ‘Eyvah! Bilim elden gidiyor mu?’ diyeceklerini öngörüyor. Ancak bilimin yerinde durduğunu, ve fakat bilim üzerinde yeniden irdeleme yapmamız gerektiğini, bu evrenselci bilim anlayışının eleştirilmesinin ve bilimin tarih ve toplum bağlamının içinde kendi gerçek yerine oturtulması gerektiğinin de altını özenle çiziyor.




28 Ekim 2015 Çarşamba

SANAT: İÇİMİZDEKİ ÖZ


Geçenlerde Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaya armağan ettiği muhteşem İdil Biret’i izlemeye gittik. Biret, her zamanki göz ve kulak doldurucu performansını sergiledikten sonra sahne arkasına ayakta alkışlanarak uğurlandı. Ancak beklendiği üzre alkışlar kesilmeyince ‘bis’ yapmak için tekrar sahneye geldi. O anda hep sanatçının kendisi için çaldığını düşünürüm; tüm konser boyunca bize popüler olanı ve isteyebileceğimizi düşündüğü eserleri çalmıştır, ‘bis’ sırası ona geldiğinde, artık o yalnızca kendi istediği ezgiyi çalıp bize dinletecektir.. O nedenle benim için ‘bis’ler konserlerden daha değerlidir her zaman..
İdil Biret önceki senelerde verdiği konserlerinde ‘bis’’i genellikle virtüözlükte ulaştığı seviyeyi göstermek için kullanırdı, çalınması zor ve çetrefilli eserleri seçerdi, ya da bana öyle geliyordu, bilemiyorum. Ama bu kez farklıydı, sessizce ve usul usul çalıyordu, arada bir tekrarlanan o muhteşem ezgi ya da ana tema, dinleyenin sadece beynine değil, kalbine de işliyordu. Ne olduğunu tam olarak anlayamadığım ama içimde var olan duygu kıpırtılarını daha net hissedebiliyordum. Biret, adeta çaldığı ezgiyle içinde bulunduğu ruhsal durumu özetliyordu: varoluşsal bir sorgulama ve teslimiyet..
Hala okumakta direnerek bitirmeye çalıştığım yedileme kitabı ‘Kayıp Zamanın İzinde’’de Marcel Proust buna benzer bir enstantaneyi yazmıştı: Romanda baş kahraman olan Swann’a dinlediği piyano sonatı önce enstrümanlardan çıkan seslerin maddi niteliğiyle haz verir, ancak daha sonra, ‘…ansızın piyanodan, bir ezginin, çalkantılı bir sıvı kütlesi halinde, mehtabın büyülediği, bemolleştirdiği denizdeki eflatun çırpıntı gibi çokbiçimli, bölünmez, çarpışan bir düzlem olarak yükselmeye çalıştığını..’ işitip, çok daha büyük bir zevk duyar. Öyle ki, bu müzik cümleciği, ‘Swann’ı ağır bir tempoyla bir o yana, bir bu yana sürüklüyor, soylu, anlaşılmaz ve belirgin bir mutluluğa doğru yönlendiriyordu..’.
Bütün bunlar SANAT’ın yaşamımızda ne kadar önemli olduğu/olabileceği üzerine düşünmeye itti beni. Bir kaynakta sanat için şöyle bir tanım yapılmış: Bir duygu, düşünce, tasarım ya da güzelliğin ifadesinde kullanılan yöntemlerle, bu yöntemlere bağlı olarak sergilenen üstün yaratıcılık. Temel işlevi güzeli meydana getirmek, güzellik yaratmak olan öznel faaliyet.
Bence sanat bu tarifteki kadar kendi içine dönük ve soyut bir olgu değil, dahası Proust’un roman kahramanı Swann gibi, ben de artık ‘müzikal motifleri gerçek fikirler’ olarak görüyorum; ‘müzisyenlere sunulan alanın 7 notalı daracık bir gam değil, nerdeyse tamamı henüz bilinmeyen, sınırsız bir yelpaze olduğunu’ biliyorum.
Yine Proust’un dediği gibi: ‘Her biri bir başka alem olan milyonlarca sevgi, tutku, cesaret ve sükunet notasından oluşan bu sonsuz alanda’ kimi büyük sanatçıların keşfedebildiği motiflerin içimizdeki karşılığı olan duyguyu uyandırmak suretiyle, ruhumuzun derinliklerinde ne büyük bir zenginlik ve çeşitlilik gizlediğini görmemizi’ sağlayan şeydir SANAT..

22 Temmuz 2015 Çarşamba

HABERLER ALMAK YA DA ALMAMAK..

Yıllar önceydi, sanıyorum Saddam’ın şu meşhur idam edilme zamanıydı, haberleri izlemenin insan zihni üzerine yapabileceği tahribatı ve değişikliği inceden düşünmeye başlamıştım. O zamanlarda acımasız diktatörün ipe çekilme görüntülerini bilinçli bir şekilde izlemeyi reddettim, şu anda zihnimde –ne iyi ki- böyle bir görüntü yok. Ancak, haberlerin bu kadar girift bir şekilde hayatlarımıza nüfuz edebilmesi bana her zaman rahatsızlık verdi..
Şimdilerde fikirlerinin hayranı olduğum modern çağ filozofu Alain de Botton’ın yeni kitabı ‘HABERLER- Bir Kullanma Kılavuzu’nu okuyorum ve sayfaları her çevirişimde ‘işte bu!’ diyorum..
De Botton kitabın bir yerinde şöyle diyor: ‘Hayatlarımızın yalnızca aşağı yukarı ilk on sekiz senesini okul sınıflarının kozası içinde geçirdikten sonra, geri kalanını, üzerimizdeki etkileri herhangi bir akademik kurumunkinden çok daha fazla olan haber kuruluşlarının eğitimine tabi olarak geçiririz. Resmi eğitimimiz bitince, haberler öğretmenimiz olur. Kamusal hayatın havasını belirleyen ve kendi duvarlarımızın ötesindeki toplumla ilgili izlenimlerimizi şekillendiren tek önemli güç odur.’
Yazara göre haberleri bu kadar sıkı bir şekilde takip etmemizin altında korku duygusu var: Kısa bir süre için bile haberlere ulaşamazsak endişelerimiz birikmeye başlar ve ne kadar kısa süre içinde ne çok çok şeyin ters gidebileceğini bilmenin yarattığı merak duygusu da buna eşlik eder. Haberler ne kadar anormalse, kendimizin nispeten daha sağlıklı ve şanslı olduğunu hissederiz.
Şu sözler size tanıdık geliyor mu? ‘.. Haberlerin uğultusu ve telaşı benliğimizin en derinlerine sızmış vaziyette. Artık bir dakikalık bir sükunet ne büyük başarı sayılıyor; dikkatimiz dağılmadan uykuya dalmak ya da bir arkadaşımızla sohbet etmek nasıl da bir tür mucizeye dönüştü…’


Ben kendi adıma, haberleri ayıklayarak ya da çok içine dalmayarak çözümlemeye çalışıyorum bu durumu ve kendime eşsiz Madame Bovary’nin yazarı Gustave Flaubert’i örnek alıyorum: Flaubert yaşadığı dönemdeki gazetelerden nefret edermiş, çünkü gazetelerin okurlarını, dürüst bir insanın asla bir başkasına bırakmaya razı gelmeyeceği bir işi, yani düşünme işini, başkalarına havale etmeye sinsize ittiğinden eminmiş. Flaubert’e göre basının insan üstündeki etkisi öyle kirleticiydi ki, artık yalnızca hiç okuma yazması olmayan ve eğitim almamış insanların doğru düzgün düşünebilme şansı vardı. Bu bağlamda aklıma basit ve eğitimsiz bir çamaşırcı ile evlenip hayatının tüm yıllarını ona adayan Jean Jacques Rousseau geliyor, sanırım o da aynı şeyi düşünmüş olmalı:)
Arada sırada zihnimizin derinliklerinde, o depremin, bu kazanın, şu katliamın üzerimizdeki etkilerini biraz olsun yitireceği bir yere, gökyüzünün binlerce kilometre yukarısına, kainatın ortalarında bir yerlere doğru yükselebilmeye ihtiyacımız var. Etrafımızı dört bir yandan çevirmiş gibi görünen felaketler silsilesi yüzünden umutsuzluğa kapılamadan önce, haberlerde yayımlananların, en nihayetinde dışarda yaşananların yalnızca bir kısmı olduğunu unutmamalıyız, ne daha fazlası ne de daha azı…