23 Aralık 2010 Perşembe

U2 - With Or Without You

21 Aralık 2010 Salı

binbirincigece: Funda Taştekin'in önerisi

binbirincigece: Funda Taştekin'in önerisi: "Müspet ilimle kafamın karışıklığı gitmeyince Funda'ya sordum. Kendi de doktor olan ve bir yandan benim gönüllü astrologluğumu yapan şahane ..."

22 Kasım 2010 Pazartesi

GÜLE GÜLE KOMİSER KOLOMBO

Bütün çocuklar eniştelerini sever. Ben de severdim, Ali Enişte’yi, nam-ı diğer Komiser Kolombo’yu.. Bana sürekli hediyeler getirdiğinden ya da şımarttığından, evdeki bir çocuk için kısıtlama anlamına gelen kuralları çiğnememe izin verip destek çıktığı için değil, çok ama çok iyi bir insan olduğu ve inanılmaz derecede Komiser Kolombo’ya benzediği için. Üstelik sadece görüntüsü değildi benzerliği vurgulayan… Hafif çatallı ve derinden gelen sesi, durup düşünerek ve hafifçe başını öne eğip gözlerini yana devirerek konuşması, onu sahicisini solda bırakan bir benzeyişe sahip kılardı.


Eniştem Komiser Kolombo’ya benzetilmesine hiç kızmaz, tersine gülümseyerek onaylardı. Hatta daha da benzetsinler diye kendine açık renk bir pardesü ve koyu renk bir şapka bile almıştı!

Çocukluğumda hemen her yaz İstanbul’a teyzemle eniştemi ziyarete giderdik. Eniştem her sabah daha bizler uyanmadan saat 5 gibi kalkar, giyinip dışarı çıkar, gazetesini alıp eve gelir, çayı demler, sonra da koca bir demlik çayı bitirdikten, koskoca gazeteyi en ince detayına kadar okuduktan sonra yeni kalkmış olan teyzemle bize kahvaltı hazırlardı. Çocuk gözüyle hep bir roman kahramanına benzetirdim onu. Şahsiyeti de yüzü ve konuşması gibi hepimizden farklıydı..

Aradan uzun yıllar geçti, hayat koşturmacası, okullar derken ziyaretler seyrekleşti, ancak telefonlarda ya da özel günlerde görüşülmeye başlandı, eskisi kadar sık göremiyordum onu. Ancak bir gün İstanbul’dan ani gelen haberle derinden sarsıldık: Eniştemin beyninde bir tümör saptanmıştı ve bir süredir kimseyi hatırlamaz ve tanımaz olmuştu..

İstanbul’a vardığımızda teyzem üzüntülü ve endişeliydi, artık umudunu yitirmişti ve doktorların da söylediği gibi, eniştemin ‘iyileşmesi imkansızdı’. İçeri girdiğimizde gelen kimseyi, hatta çocuklarını bile tanımadığını, sadece onunla konuştuğunu ve çoğu kez kendisini görmeye gelenlere hakaret edip kapı dışarı ettiğini anlattı. Bize de aynı şekilde davranırsa üzülmememizi telkin etti.. Annem, babam ve benim hiç umurumuzda değildi bu durum, bizi kapı dışarı etse de, bağırıp çağırsa da onu son bir kez daha görmek istiyorduk, sevgili Komiser Kolombo’muzu.. Bir süre teyzemle geçmişten, şimdiden, oradan buradan sohbet ettik. Bekleyişin ağırlığı üzerimize çökmeye başlamıştı ki, içeriden, yatak odasından eniştemin sesi duyuldu:’Hikmeett!’..

Teyzem geri döndüğünde, eniştemin kalkabileceğini ve içeri gelmeye hali olduğunu söyledi. Sevindim, onu tekrar görecektim!

Eniştem, salonu arka odalara bağlayan koridorun köşesinden yavaş yavaş döndüğünde artık yerimde oturamaz olmuştum. Ancak teyzem bize yerimizde oturup herhangi bir harekette bulunmamamızı öğütlediğinden, öylece oturmak zorunda kaldım. Sessiz bir bekleyişti. Yavaş yavaş yanımdaki koltuğa doğru gelmeye çalışırken, üzerindeki gri renkli saten pijamayla yüzünün aynı renkte olduğunu fark ettim. Salonda müthiş bir sessizlik vardı.. Kimse konuşmaya başlayamıyordu; ne annem, ne babam, ne de ben.. Sadece ona bakıyorduk, yüzlerimizde belli belirsiz bir gülümseme ve içimizde derin bir üzüntüyle. Ondan gelebilecek her türlü tepkiyi kabullenmekle ilgili bir şeydi bu, bekliyorduk sadece..

Komiser Kolombo, içinde bulunduğu durumdan ötürü kendinden beklenmeyecek derecede güçlü bir sesle sessizliği bozdu:

‘Bu akşam buraya geldiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim. Beni çok mutlu ettiniz, ömrüme ömür kattınız!..’

Bizi tanımamıştı.. Ama bakışlarımızdan, duruşumuzdan, geçmişten gelen ve onu çok seven ‘birileri’ olduğumuzu anlamıştı. Bizleri ‘Sizi tanımıyorum’ diyerek kapı dışarı etmeyi değil, onurlandırmayı tercih etmişti. Komiser Kolombo yine, herkesten farklı biri olduğunu ispat etmişti herkese..

O gece hep beraber, yeni tanışmış ama birbirini hemen çok seven ve sayan insanlar gibi sohbet edip pasta yedik onunla. Onu son görüşümdü, ama nedense mutsuz değildim..

Güle güle sevgili Komiser Kolombo, seni unutmayacağız..

ANATOMİ BİR SERÜVENDİR

Anatomiyle olan ilk serüvenim Ege üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitim alırken başladı. O zamanlar ‘Hocaların Hocası’ lakaplı Prof. Dr. İsmail Ulutaş hala görev başındaydı. İsmail Hoca’dan hem çok korkar, hem de çok severdik. Onun gibi ders anlatan ve anlattığı dersi içselleştirmiş, özümsemiş başka bir hoca daha görmedim tüm eğitimim boyunca. Yıllar geçtikçe, bize özenle verdiği bilgilerin yararını hem meslek yaşamımda, hem de normal yaşamımda gördüm.


Anatomi dersi, içeriğinin insan vücudunun yapı ve fonksiyonlarının incelenmesi olması itibarı ile çok zevkli, ancak kullanılan materyalin kadavra dediğimiz formolle sabitlenmiş ölü insan bedeni olmasıyla da oldukça korkutucu görünen bir derstir her zaman. Tıp öğrencisi, daha tıp eğitiminin en başında karşılaştığı bu dersten her zaman çok korkar ve oldukça zor bulur. Anatomik terimlerin Latince olması, öğrencilere yeni bir dil öğrenme zorunluluğunu ve zorluğunu getirir. İşin aslı bir bulmacanın parçalarını tek tek öğrenip büyük resmi tamamlamaya çalışmaktadır. Her öğrenilen organ, detaylarına girilen her sistem aslında insan vücudu denen muhteşem yapının tüm yönleriyle kavranması içindir.

Anatominin tarihine baktığımızda sanat ve anatominin birlikteliği önemli bir olgu olarak kendini göstermektedir. Görsel sanatın mihenk taşlarından dahi ressam ve heykeltıraş Leonardo Da Vinci’nin, ortaya koyduğu muhteşem eserleri yaratmadan önce evinin bodrum katında geceler boyu zor şartlarda kadavra diseksiyonu yaptığı bilinmekteydi. Organların asıl yapılarını ortaya çıkarmak için beden boşluklarına balmumu enjekte etme yöntemini geliştirmişti. Bu teknik günümüzde de kullanılmaktadır. Gözlem yeteneği ve etkileyici teknik becerisi, onu tarih sayfasında anatominin babası yapmıştır. Anatomiyi bu kadar iyi bilen birinin kusursuz insan bedenleri ve yüzleri çizmesi daha olanaklı görünüyor. Tıpkı insan anatomisini iyi bilen cerrahın diğerlerine oranla daha başarılı operasyonlar yaptığı gibi..

Günümüzde ise anatomi sadece tıbbın temel derslerinden biri olarak algılanmakta ne yazık ki. Tıpta uzmanlık eğitimlerinin oldukça detaylandırılmasının bir sonucu olarak hekimlerimiz çeşitli dallarda uzmanlaşmakta, ancak bu denli uzmanlaştıktan sonra da insan vücudunun bütününü algılamayı kısmen bırakmaktadırlar. Uzmanlaşmanın insan sağlığı açısından su götürmez yararına karşın, vücudun anatomik yapı ve işleyişinin bir bütün olduğunun unutulması, bazen organ ya da sistem tedavisi yapılarak evine gönderilen, ancak bütünün işleyişi iyi değerlendirilmediği için bir türlü iyileşemeyen hastaların artmasına varlığına yol açmaktadır.

Bu bağlamda, Toplum Sağlığı Merkezleri’nin halkın bilgisini artırmak için düzenledikleri eğitimlerde, insan anatomisini, dolayısı ile yapı ve işleyişini anlaşılır bir dille anlatmaları toplum yararına olacaktır. Böylece her bireyin kendi bedenini, yapı ve fonksiyonlarını daha iyi tanımasıyla, koruyucu tıp amacına daha çok ulaşmış olacaktır. Tıbbın amacı eğer hastalıklar ortaya çıkmadan önce insan sağlığını korumak ise, böyle bir yönelimin insan sağlığına ve ülke ekonomisine katkısı tartışılmaz.

Bireysel anlamda, kendi bedenimizin yapısını ve işleyişini bilmenin, çoğumuz için belki görsel sanat alanında değil ama, yaşama sanatını daha iyi icra etmemizde yardımcı olacağına inancım tam. Bu bağlamda her bireyin kendi vücudunu tanıması, organlarının yapısını ve işleyişini iyi bilmesi kendi yararına olur diye düşünüyorum. Hastalıkla karşılaşmadan çok önce, kendi koruyucu hekimliğimizi önce kendimiz yapmalı, ancak çok daha sonra, vücudumuzu hekimlere ve tıbba bırakmalıyız. Bu da ancak anatomiyi iyi bilmekle olacaktır..



Rufus Wainwright - The One You Love

9 Kasım 2010 Salı

ANATOMİ VE YAŞAM

Anatomi terimi, eski Yunanca Ana (=içinden) ve Tome (-Temnein) (=kesmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Keserek ayırma, parçalama anlamına gelmektedir. Günümüzde, kadavranın bölgelere ayrılması ve bu bölgelerin kesilerek incelenmesi yöntemi için genel bir ifade olarak diseksiyon terimi kullanılmaktadır.


Anatomi, temelde vücudun yapı ve fonksiyonunun çalışılması anlamına gelir. Temel tıp bilimlerinin ilklerindendir ve ilk olarak Mısır’da çalışılmıştır. En erken anatomik tanımlamalar M.Ö. 3000 ve 2500 yılları arasında papirüs kağıdına yazılmışlardı. Tarihte anatomi ile ilgili ilk yazılı bilgiler ise M.Ö. 500’lerde yaşayan Croton’lu Alcmeon’dan kalmış olup İskenderiye’li Herophilos (M.Ö. 330-250), ilk kez insan kadavrası ve canlı bedenler üzerinde bilgi edinme amacıyla çalışmıştır.1 Çok daha sonraları Yunanistan’da, Tıbbın Babası ve anatomi biliminin kurucusu olarak adlandırılan Hippocrates (M.Ö. 460-377) tarafından insan anatomisi öğretilmeye başlanmıştır. Hipokrat, ‘Vücudun yapısı tıp biliminin başlangıcıdır’ demiştir.2 Gerçekten de anatomi bilmeyen, insan vücudunun yapı ve fonksiyonlarından habersiz bir hekimin hastalarını iyileştirebileceği düşünülemez. Anatominin tıbbın temeli olduğu su götürmez bir gerçekken, anatomi biliminin ilerlemesi için gereken kadavraların bulunmasında günümüzde hala yetersizlik vardır. İlk olarak İngiltere’de 1832 yılında parlamentodan geçirilen Anatomi Yasası ile tıp okullarında anatomik çalışmalar için sahiplenilmeyen ve bağışlanan vücutların kullanımı mümkün olmuş ve diğer ülkelerde de benzer kanunların oluşturulmasının yolunu açmıştır. ¹

Türkiye’de Osmanlı Tıbbında anatomi ve disseksiyon konusunda Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmut, zamanlarının ilerisinde düşünen padişahlar olarak tarihe geçtiler. Modern tıbbı öğrenmenin ve uygulamanın olmazsa olmaz koşullarından birinin de anatomi eğitimi ve disseksiyon uygulamaları olduğunu biliyorlardı ve bu konuda gayret gösterdiler, ancak var olan köklü inanışları yıkmak zor olduğu için onların dönemlerinde teşrih yani diseksiyon yapılamamıştır. Tanzimat’tan sonra tıp okulunun ders programlarında yenilenmeye gidilmiş; Avusturya’dan Sultan’ın bakımı için çağrılan ve Tıbbiye’de de görevlendirilen C.A. Bernard’ın isteği ve hekimbaşının desteğiyle, sınırlı şartlarla bile olsa, Padişah Abdülmecit tarafından disseksiyon ve otopsilere izin verilmiştir.4-5 Bu işle görevlendirilen Dr. Spitzer’in çalışmaları ile 1841 yılından itibaren Türk Tıp Eğitimi tarihi içinde programlı biçimde bilimsel disseksiyonlar yapılmaya başlanmıştır. 6,7

Anatomi eğitiminde temel amaç öğrencinin kendisine gereken bilgiyi en etkili yolla elde etmesi ve bunu verimli bir şekilde değerlendirmesidir. Amaca ulaşabilmek için gereken bilginin değişik yollarla verildiği farklı öğretim yöntemleri kullanılır. Bu yöntemlere göre de anatomi bir takım alt dallara ayrılır: Sistematik Anatomi, Bölgesel Anatomi, Karşılaştırmalı Anatomi, Cerrahi Anatomi, Klinik Anatomi, Yüzeysel (Surface) Anatomi, Kesitsel Anatomi, Estetik (Artistik) Anatomi, Spor Anatomisi gibi.

Bir tıp öğrencisinin hayatı boyunca hiç unutamayacağı anılarından biri anatomi pratiğinde, kadavra ile ilk karşılaştığı andır. Tıp öğrenimi içindeki anatomi dalı, “bedenin geçiciliği” ve “insanı parçalara ayırma” kavramları ile yüzleştiricidir. Bu yüzleşmeye tahammül edebilme, kişinin hekim olmayı kaldırabileceğinin ölçütü gibi görülür. Diseksiyona katılan öğrenci burada yaşadıklarının izlerini artık daima taşıyacaktır.8

Sanat ve anatominin birlikteliği de tarihte önemli bir olgu olarak kendini göstermektedir. Görsel sanatın mihenk taşlarından dahi ressam ve heykeltıraş Leonardo Da Vinci’nin, ortaya koyduğu muhteşem eserleri yaratmadan önce evinin bodrum katında geceler boyu zor şartlarda kadavra diseksiyonu yaptığı bilinmekteydi. Organların asıl yapılarını ortaya çıkarmak için beden boşluklarına balmumu enjekte etme yöntemini geliştirmişti. Bu teknik günümüzde de kullanılmaktadır. Gözlem yeteneği ve etkileyici teknik becerisi, onu tarih sayfasında anatominin babası yapmıştır. Anatomiyi bu kadar iyi bilen birinin kusursuz insan bedenleri ve yüzleri çizmesi daha olanaklı görünüyor. Tıpkı insan anatomisini iyi bilen cerrahın diğerlerine oranla daha başarılı operasyonlar yaptığı gibi..

Ancak tarih gene de Anatominin Babası olarak bir eczacının oğlu olan Andreas Vesalis’u seçti (1514-1563). Kilisenin tüm korkutmalarına direnen ve kendisinden önce anatomik tanımlamalar yapan Galen’in yanlışlarını düzelten Vesalius, modern tıbbın da kurucusu olarak kabul edilir.

Bireysel anlamda, kendi bedenimizin yapısını ve işleyişini bilmenin, çoğumuz için belki görsel sanat alanında değil ama, yaşama sanatını daha iyi icra etmemizde yardımcı olacağına inancım tam. Bu bağlamda her bireyin kendi vücudunu tanıması, organlarının yapısını ve işleyişini iyi bilmesi kendi yararına olur diye düşünüyorum. Hastalıkla karşılaşmadan çok önce, kendi koruyucu hekimliğimizi önce kendimiz yapmalı, ancak çok daha sonra, vücudumuzu hekimlere ve tıbba bırakmalıyız. Bu da ancak anatomiyi iyi bilmekle olacaktır..
Kaynaklar

1. Şehirli ÜS. Diseksiyon ve anatomi eğitiminde etik. Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü basılmamış Doktara Tezi. İstanbul: 2001.

2. Kliniğe Yönelik Anatomi. Keith L. Moore, Arthur F. Dalley. Nobel Tıp Kitabevi, 2007.

3. Kahya E, Demirhan Erdemir A: Osmanlıdan Cumhuriyete Genel Tıp Tarihi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı yayınları; 2000. p.172-173, 275-286.

4. Akıncı S. Osmanlı imparatorluğu tıbbında disseksiyon ve otopsi. İstanbul Tıp Fakültesi Mecmuası 1962; 25: 99-115.

5. Maskar Ü. İslam’da ve Osmanlılar’da otopsi sorunu üzerinde bir etüd. İstanbul Tıp Fakültesi Mecmuası 1976; 39: 286-301.

6. Erimoğlu C. Anatomi. In: Unat EK, edt. Dünyada ve Türkiye’de 1850 yılından sonra tıp dallarındaki ilerlemelerin tarihi. İstanbul: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Vakfı Yayınları; 1998. p. 26-31.

7. www.anatomidernegi.org/belge/kadavra_bagisi_gorusler

8. Öncel Ö, Namal A. Evrimsel bakışla tıp etiği açısından ceset. In: Terzioğlu A,edt. Tıbbi Etik Yıllığı 11. Yıllığı-11. İstanbul: 2002. p.85-106.

9. Tıp Tarihi. Paul Lewis (Çeviren: Dr. Nilgün Güdücü). Institute of Neurology, Londra. Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. 1998

24 Ekim 2010 Pazar

GRİP OLMANIN FAYDALARI:)

İki gündür yatıyorum, fena halde gribim. Paçavra gribi derler ya, işte ondan. Sürekli adaçayı, ıhlamur, ekinezya, kuşburnu vs bitki çayları içiyorum. Aman ne güzelmiş meğer..Sürekli dinlenmek ve bitki çayı içmek zihnimi nasıl berraklaştırdı anlatamam. Üstelik paso birşeyler okuyorum: Bitiremediğim kitaplar, es geçtiğim gazete ekleri, kıyıda köşede kalmış eski dergiler, vs vs. Grip olmanın bazen faydalı olabileceğini düşünmeye başladım artık:)
Salvador Dali'nin güncesinde okumuştum: Dali bir gün barsak hastalığına yakalanır ve yatağa düşer. Aradan bir hafta geçince günlüğüne şöyle yazar: 'Teşekkürler Tanrım bana bu barsak illetini verdiğin için, bünyemde eksik olan tek şey, buydu işte!' :)
Dali kadar müteşekkir değilim ama, hayata kısa süre için de olsa es vermenin bünyeye olan yararlarını artık anlamış bulunuyorum.
Bu yazıdan çıkan sonuç: 'Hastalık o kadar da kötü bir şey değildir!!:)

23 Eylül 2010 Perşembe

PROUST GİBİ DÜŞÜNMEK

Alain De Botton benim son gözde yazarlarımdan biri. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle aldığım kitaplardan ikisini tamamladım, şimdi sıra üçüncü kitapta. Modern bir filozof edasıyla, öyle nüktedan, öyle lezzetli yazıyor ki, her kitabın sonunda üzüntü duyuyorum: ‘İşte bu da bitti’ diye..


Banu Tellioğlu’nun Fransizca’dan mükemmel bir çeviri ile dilimize kazandırdığı ikinci kitabın adı sadık klasik edebiyat okurlarını ilk görüşte çarpacak cinsten: ‘Proust yaşamınızı nasıl değiştirebilir?’

Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı ünlü eserini iki yıl önce kütüphanesine özellikle YKY yayınlarından ‘garanti çeviridir’ diye alıp koymuş, ve hatta ilk kitaptan 50 sayfa kadar okuyup cesareti kırıldığı için tekrar yerine göndermiş benim gibi obsesif bir okur için bulunmaz bir kitaptı.. Evet, Proust’u hakkını vererek okumak için uygun zaman kollayan ve hala okuyamamış benim gibi fazla titiz okurlar, sözüm size: Artık bu kitap sayesinde cesaretinizi tekrar kazanabilirsiniz! 

Şaka yapmıyorum, gerçekten bu kitap beni rahatlattı. Hele hele, kitabın 182. sayfasında (sondan 9. sayfa oluyor) ‘Kendine Ait Bir Oda’ adlı müthiş kitabın yazarı Virginia Woolf’un da benzer şeyleri yaşadığını okumak, deyim yerindeyse bana ‘ilaç gibi geldi’.. Woolf, 1919 yılında Proust’ın Kayıp Zamanın İzinde’sini alıyor, kütüphanesine koyuyor ama her nedense okumaya 1922 yılında karar veriyor. Yani tam üç yıl sonra! (Tamam, artık Woolf ve diğerleri kadar marazi olduğumu kabul ediyorum). M. Forster’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: ‘Herkes Proust okuyor. Ben de sessiz sessiz oturup onların yorumlarını dinliyorum. Onu okumak müthiş bir deneyim olmalı’. Ancak Woolf, Proust’un romanında onu bir şeylerin boğmasından korktuğu için okumayı hep erteliyor. Roman onun için, iplik ve tutkalla birbirine yapıştırılmış kağıt parçaları değil bir bataklık adeta: ‘Dibe, dibe, en dibe kadar gideceğim ve bir daha yukarı çıkamayacağım duygusuna yenik düşüyor, bu korkunç duygu yüzünden kıyıda titreyerek bekliyorum’ diyor. Ancak sonunda suya dalma cesaretini gösteriyor! 

İşte bu kitap bende aynı cesareti uyandırdı. Kısmetse De Botton’ın üçüncü kitabından sonra Proust Yedilemesi’ne başlıyorum (Allah’ım sen bana kuvvet ver! ).

De Botton, gerçekten de, Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanı ve yaşantısından kesitlerle yaşamımızı değiştirmeye niyetli bu kitabında. Kendi açımdan, yaşamımda olmasa bile, fikirsel anlamda bazı düşüncelerimde değişime neden olması nedeniyle başarılı buldum kitabı. Proust’la birçok ortak noktamızın olduğunu görmek de ayrıca bir tür sevinç, ama aynı zamanda üzüntü kaynağıydı (Adam basbayağı nevrotikmiş, o yüzden üzücü; ama tabii değerli bir insan olduğu su götürmez, bu da sevindirici tarafı..) 

Mesela Proust’un henüz yaşarken söylediği şu sözü ne de anlamlı: ‘Herkes edebiyat, resim ve müzik aşkının giderek yaygınlaştığını düşünüyor ama ne yazık ki bunlardan anlayan bir tek insan bile yok’..

De Botton sayesinde, Proust’un bilgeliğe varmak için bize iki yol önerdiğini de öğrendim bu kitaptan: ‘Bir öğretmen sayesinde, acı çekmeden varılan bilgelik ve hayat sayesinde acı çekerek varılan bilgelik’. Ona göre ikinci yöntem çok daha üstün tutulmalıymış.. Acıların bizleri geliştirdiğine bir kanıt daha işte.. Omurgası kırıldıktan sonra acılar içinde yaşamını sürdürürken en güzel resimlerini yapan Meksikalı bilge kadın ve müthiş ressam Frida Kahlo’yu da anmadan geçemeyeceğim burada. Resimleri insanın içine işleyecek denli duygu dolu ve bilgece yapılmıştı..

Kitap, her şeyi bir yana, bana birkaç kez kahkaha attırdı, bunun için bile alınıp okunmaya değer olduğunu düşünüyorum Beni çok güldüren bölümlerden birinde, Proust’un önceleri kendi burjuva yaşamından kimselerle değil de, daha üstün saydığı aristokratlarla dostluk kurma özentisine dikkat çekiyor yazar. Hatta öyle ki, ajandasında sadece değer verdiği aristokrat dostlarının ismini ve adreslerini yazacak kadar.. Ancak içlerine onları yakından tanıyacak kadar girebildiğinde, çoğunun ne kadar kaba, zerafetten yoksun, dedikoducu ve iğneleyici insanlar olduğunu görür. Bu noktadan itibaren görüşleri dramatik bir şekilde değişir. Şöyle demiş Proust henüz okumadığım o muhteşem kitabında: ‘Aristokratlarla karşılaştığımızda yaşadığımız böylesi korkunç deneyimler, seçkin diye adlandırılan ama tanıştığımız zaman kaba saba birer asalak olduklarını anladığımız bu kişilerin peşinden koşmaktan vazgeçirebilir bizi. Öyle görünüyor ki, yüksek kademeden kişilerle ilişki kurmaya duyulan züppece özlemi bir kenara bırakmak kendi adımıza hayırlı olacaktır’.

Asıl çok güldüğüm bölüm daha sonra geliyor: Madam Sert adında bir kadın yazdığı mektupta Proust’a açık açık bir snob olup olmadığını sormuş. Proust’un yanıtına bakın lütfen: ‘Alışkanlıktan bana uğrayıp hatırımı soran az sayıda dostum var; bunların arasından bazen bir dük ya da bir prens çıkıyor ama genelde dostlarım başka insanlar, örneğin bir uşak ya da bir şoför. Seçim yapmam çok zor. Uşaklar düklerden daha eğitimliler, daha iyi Fransızca konuşuyorlar ama daha etiket meraklısı oluyorlar. Üstelik daha az basit ve çok daha alınganlar. Günün sonunda insan bir türlü karar veremiyor. Yine de şoför daha seçkin’. 

Ben bu kitap sayesinde De Botton ve Proust’a bayıldım, size de tavsiye ederim. İçinde bulunduğumuz günlerin kargaşasında da iyi gider hem.

Sevgiyle kalın..

18 Ağustos 2010 Çarşamba

FELSEFENİN TESELLİSİ

Henüz Tıp Fakültesinde okuyan çiçeği burnunda bir intern doktor adayı olduğum yıllardı. 90’ların başındaydık ve Körfez Savaşı’nın ilk zamanlarının dayanılmaz ağırlığı her yana çökmeye başlamıştı.. O sıralarda anestezi bölümündeki stajıma ve ilk nöbetlerimi tutmaya henüz başlamış olmanın heyecanı vardı üzerimde. Yoğun bakımdaki nöbetler oldukça ağır ve uykusuz geçmekteydi..Yaşamla ölüm arasındaki sınırda duran hastalara bakmak kolay bir iş değildi gerçekten.. Bir akşam gene nöbetteyken, gece 12 haberlerinde spiker şöyle bir haber geçti: ‘Falanca yerden atılan füzeler, Irak’taki bir hedefi vurdu, ölen sayısının yaklaşık 15 bin kişi olduğu tahmin ediliyor’.. Kısa bir zaman diliminde bu kadar ölen olduğunu duymak bende şok etkisi yaratmıştı!
Yoğun bakım dinlenme odasından içeriye doğru şöyle bir gözattım: Yarım daire şeklinde, bölmelerle birbirinden ayrılmış 13 ayrı camlı odada yaşamları solunum makinelerine bağlı olan ve yapacağımız ufak bir hatada hayatını kaybedebilecek 13 kişiyi yaşatmak için bu kasvetli yerde mücadele eden 9 kişiydik. Burada herkes gece-gündüz nöbet tutuyordu, günlerce uykusuz kalıyordu, sırf bu insanlar yaşasın diye.. Ve diğer yanda sadece bir düğmeye basılarak atılan bomba-füzeyle ölen binlerce insan.. Aradaki tezatın uçurumu karşısında ürperdim.. Nietzche’nin ‘hiçlik’ felsefesi çok da yanlış görünmedi o anda gözüme. Çok basit ancak bir o kadar da kabullenilmesi zor bir gerçek karşısında rasyonel aklı üstün tutmak hepsinden iyi olmalıydı belki de?..
Sonraki yıllarda felsefeye olan ilgim arttıkça, yaşamın garip gerçeklerini anlayabilmek ve üstesinden gelebilmek için insan hayatında felsefenin varlığının ne kadar gerekli olduğunu fark ettim. Platon, Sokrates, Schopenhauer, Montaigne, Bacon ve daha niceleri bizlerden çok önceleri yaşamla ilgili her şeyi zaten fazlasıyla irdelemiş ve çözümler aramışlardı. Öyleyse onların değerli saptamalarından biz de yararlanabilirdik..
Geçenlerde elime geçen bir kitap bu tezimi destekler nitelikteydi: Alain De Botton- Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık-Ocak 2008).
De Botton, bu kitapta günlük yaşamın bize en çok acı veren sorunları için rahatlıkla felsefeye başvurabileceğimizi kanıtlıyor. Toplum tarafından kabul görmemenin tesellisini Sokrates’te, yeterince paraya sahip olamamanın tesellisini Epikuros’ta, düş kırıklığı yaşamanın tesellisini Seneca’da, kendini yetersiz hissetmenin tesellisini Montaigne’de ve kırık bir kalbin tesellisini ise Schopenhauer’de bulabilirdik. Yazar başkalarınının yaşantısını kıskanarak acı çekenlere Nietzsche’yi öneriyor.
Kitapta Seneca’nın düş kırıklılarına göğüs germesini sağlayan fikri dikkatimi çekti: ‘Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü’. Seneca’ya göre insan kendisini hazırladığı ve nedenlerini anladığı düşkırıklıklıklarına daha kolay katlanır, o nedenle felsefenin bizi gerçeklikle barıştırmasına izin verirsek, düşkırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği zararlı duyguları ortadan kaldırabiliriz.
De Botton, birçok fikri aynı potada ustaca erittiği kitabında çok önemli bir ayırıma yer veriyor: Bilgi ve bilgeliğin ayırımına. Ona göre, eğer bilgiye değer verdiğimiz kadar bilgeliğe de değer veriyor olsaydık ve okullarımızda bilgelik dersleri de olsaydı, bugün yaşadığımız bireysel ve toplumsal sorunların çoğu olmayacaktı.. Montaigne de Denemeler adlı yapıtında benzer şeyler söyler: ‘Okullarda bize erdemi ve bilgeliği kucaklamayı değil sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler. Birine hemen şu soruları sorarız: ‘Yunanca ya da Latince biliyor mu? Şiir ya da düzyazı yazabilir mi? Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza gelir: Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu? Oysa, kimin daha çok şeyden anladığını değil, kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz.’
Uzun lafın kısası, felsefenin bize söylemek istediği şey, ne olduğumuz değil kim olduğumuzun daha önemli olduğu, daha iyi bir insan olmanın tüm zenginliklerden ve mevkilerden daha üstün olduğu ve yaşamın bize sayısız sürprizler hazırladığını bilerek yaşamamız gerektiği.. Anlayana tabii..

14 Temmuz 2010 Çarşamba

P.S. I LOVE YOU


Hillary Swank ve Gerard Butler'ın başrolünü paylaştığı ve Katty Bates'in yardımcı rol üstlendiği ancak bellekte her zamanki gibi derin izler bırakacak rolünün hakkını fazlasıyla verdiği film, ilginç bir başlangıca sahip. Bütün çiftler gibi tartışan bir çiftin ev haline tanık oluyoruz. Kadın daha huzursuz ve iğneleyici olan taraf her zamanki gibi:)) Erkek ise tüm erkekler gibi 'gerçekten ne yaptığını bilmiyor'!!
Film böyle komik bir sahneyle başlayıp adamın cenazesine şok eden bir geçiş yapıyor!
Beyin tümöründen 35 yaşında hayatını kaybeden adamın arkasından, henüz 30 yaşına yeni basmış olan genç dul eşi ne yapacağını bilemiyor.
Kendini tamamen dünyadan soyutladığı bir zamanda, ölen eşinden daha önce yazılmış fakat her gün yenisi postaya verilecek şekilde programlanmış mektuplar almaya başlıyor. Ve yavaş yavaş mektuplarda denilenleri yaptıkça, hayata biraz daha yakınlaşıyor ve yaşama sevincine tekrar kavuşuyor.
Hayatın çok içinden karelere sahip olan bu sıcak film, Hillary Swank'ın insanın içine işleyen rolüyle daha bir çarpıcı olmuş. Gerard Butler da çok iyi, ancak Swank bazı sahnelerde öyle oynuyor ki, oynadığına inanmak gerçekten çok zor.
Hayatı başkasıyla paylaşmaya alışmış ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmadan çift kişilik hayata geçmiş insanların prototipi aslında, Swank'ın canlandırdığı karakter. Dolayısı ile ani bir kayıpta sudan çıkmış balığa dönüyor ve hayata geri dönüşü de aynı kişinin geçmişten gelen mektuplarıyla oluyor. Ölen eşin de bunun farkında olması filmin duygusallığını ikiye katlıyor. Kendisinden sonra toparlanmakta zorluk çekeceğini ve neler yapabileceğini tahmin edecek kadar iyi tanıyor çok sevdiği eşini.
Film bazı noktalarda oldukça arabeskleşmiş ama hiç sakil durmamış doğrusu.
En sonlara doğru eşinin kendisini genç yaşta terketmesiyle iki çocuğunu tek başına büyütmüş ve oldukça katılaşmış olan anneyi oynayan Oscar ödüllü muhteşem oyuncu Bates'in sözleri belleğimden uzun süre çıkmayacak gibi: 'Hepimizin aslında yalnız olduğunu bilmek beni üzüyor. Ama en azından bu yalnızlıkta beraber olduğumuzu düşünmek de rahatlatıyor'.
Özdemir Asaf'ın 'Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz' sözlerine güzel bir yanıt, değil mi?:)

7 Mayıs 2010 Cuma

ÇİNGENE KEMANCININ SİLUETİ


Ilık bir Cumartesi gecesiydi, Alsancak’ta biraz yürüyüş yapıp hava almak üzere eşimle evden çıktık. Belki denk gelirse bir yerlerde, uzun zamandır dinleyemediğimiz rock müziğini de dinleriz diye ufak ufak planlar yapıyorduk. Bir Nisan akşamına göre oldukça yumuşak bir hava vardı dışarıda.
Yürüyüşün ortalarına doğru biraz dinlenip kahve içmek için Gündoğdu’daki sokak kahvelerden birine oturduk. Oturduğumuz yerin hemen yan tarafında üç genç üniversiteli sokak çalgıcısı, Türkçe ve İngilizce popüler parçaları gelen geçenin meraklı bakışları altında büyük bir coşkuyla çalıp söylüyorlardı. Kahve ve müzik her zaman iyi gider..
Bir süre sonra, güzel şarkıların da etkisiyle, çevredeki diğer kafelerde oturan insanlar gibi biz de sokağın sakinlerinden olup çıkmıştık; eşimle aramızda muzırca gülüşerek içlerinde en güzel çalan hangisi, flütçü çocuk biraz yoruldu mu ne, gitarcı çocuk karşıdaki bankta oturan kıza mı çalıyor şarkılarını yoksa gerçekten onun kız arkadaşı mı vs gibi yorumlar yapıyorduk. Cumartesi akşamı keyifli olmaya başlamıştı gerçekten.
Çok güzel bir melodinin her yanı sardığı bir ara, sanki Monet’nin şiirsel resimlerinden ya da Balzac’ın duygulu romanlarından fırlamış gibi, gecenin içinden Çingene bir kemancı yavaş yavaş izlediğimiz resmin tam ortasına girdi. Diğer insanlar gibi hızlı yürümüyordu, bakışları bir noktaya odaklanmış, kemanı elinde sanki çalacakmış gibi tutuyordu. Ağır ağır gelip üç genç çalgıcının tam karşısında durdu. Dirsekleri deri yamalı, eski fakat oldukça temiz ceketi, biraz paralanmış ama tam bir kemancıya yakışan modeldeki ayakkabıları, yakaları pembe açık renk tişörtü, sırtındaki deri keman çantası ile başka bir diyardan gelmiş bir gezgine benziyordu. Sokak lambalarından ve kafelerden yayılan ışıkların altında, gecenin içinde çakmak çakmak parlayan gözleri, müziğin ritminden başka bir şeyi görmüyor ve kulakları başka bir sesi duymuyordu sanki, büyülenmiş gibi üç genç çalgıcıya bakıyordu. Bir süre ne yapacak diye merakla bekledik. Sanki Pedro Almodovar filmlerinden birinin küçük bir fragmanını izliyorduk..
Genç Çingene, gözlerini genç çalgıcılardan hiç ayırmadan yavaş yavaş kemanını omzuna yerleştirdi ve çalan müziğe göre notaları basmaya koyuldu ince kapkara parmaklarıyla. Üç genç çalgıcı, gecenin içinden çıkıp gelen yeni ve sadık dinleyiciye daha bir coşkuyla karşılık verdiler. Bir müzik dalgası sokağın her yanını sarıverdi ve herkes oturduğu yerde salınmaya ve müziğe göre tempo tutmaya başladı. Genç Çingene ışıldayan gözleri ile hala çalgıcılara bakıyor ve hayatta değer verdiği belki de tek güzel şeyin, müziğin büyüsüne kapılmış bir halde onlara eşlik ediyordu.
Ne karşılarında oturan güzel kız, ne gelip geçen ve ikişer dakika arayla seyrettikten sonra yollarına hiçbir şey olmamış gibi devam eden ya da kutuya para atan insanlar, ne de biz, bu üç yetenekli genç sokak çalgısının gerçekten olağanüstü müziğine gereken değeri ve saygıyı göstermiştik, onlara hak ettiği değeri hatırlatan kişi genç bir Çingene kemancı olmuştu. Uzun bir süre beraber çaldılar büyük keyifle. Tüm hayatı müzik olan bir insanın olanca coşkusu, Çingene kemancıda vücut bulmuştu. Kıvırcık saçları, normalden daha koyu teni ve ona tezat ışık saçan bakışları, sanat söz konusu olduğunda ne eğitimin, ne de insanın yaşadığı çevrenin önemi olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu bizlere. Yetenek denen şey Çingene kemancının siluetinde parıldıyordu adeta..
Mola verdiklerinde, genç çalgıcılar Çingene kemancının yanında soluğu aldılar ve ona o anda ellerindeki paylaşabilecekleri tek şey olan, sigara ikram ettiler. Ve çok keyifli bir sohbete daldılar gecenin içinde.
Biz de hazırladığımız bozuk paraları kutuya atıp başka mekana farklı bir müziği dinlemek üzere yola koyulduk.
Geriye dönüp bir kez daha baktım; çingene kemancını gözleri çakmak çakmak, gülümsüyordu…

İLYADA SEZER'İN MEKTUPLARI



Bu nick-name’i taa üniversite 2. sınıftaykene bulmuştum, daha o zamanlar bilgisayarlar bu denli gelişkin değildi, internet yoktu. Ama ben iletişimin başka bir yolunu, mektupları kullanıyordum diğerleriyle ‘iletişmek’ için.
Yeni Gündem diye bir derginin mektuplaşma sayfasına şöyle yazmıştım yanlış hatırlamıyorsam:

‘Merhaba, ben İlyada. Tıp Fakültesi 2. sınıfta okuyorum. Tıp, edebiyat ve müzik alanlarıyla ilgileniyorum. Bana yazarsanız sevinirim…’

İşte bu çağrıya karşılık onlarca mektup geldi, sanırım 200 tane falandı. O kadar ilginç mektuplar alıyordum ki..Türkiye ve hatta yurtdışından, okumuş-okumamış, kız-erkek, siyasi-apolitize, genç-yaşlı bir sürü insan..Çok keyifli bir mozayikti. Mektupları hala saklarım.

İki ayrı şehirde yaşayan ve doğru düzgün okuma yazma bilmedikleri mektuplardan anlaşılan iki kardeşin mektubunu almıştım da, ne kadar şaşırmıştım! Türkiye’nin halleri işte..

Bu mektuplardan sadece iki tanesine yanıt verdim. Ve bir tanesiyle 1987’de başlayan mektup dostluğumuz, 2007 yılına dek sürdü. Şimdi internet üzerinden mailleşiyoruz hala. Herhalde 500 mektup almışımdır ondan. Hepsi hala kocaman iki kutuda duruyor.

Hayatımın en keyifli yazışmalarıydı bu mektuplar. Onlar sayesinde büyüdüm, olgunlaştım ve kozamı yırtıp bir kelebeğe dönüştüm. Öyle katkısı oldu ki bu mektupların bana.. Belki merak edersiniz diye yazayım: Bu mektuplarda hiçbir zaman kişisel bilgiler ya da hayatın olayları yer almadı; her zaman fikirleri ve kitapları tartıştık uzun sayfalar boyunca.

Mektupları severim, güzel yazıyla yazılmış olanları, işte onları daha çok severim..

2 Şubat 2010 Salı

ELİF ŞAFAK, MEVLANA VE ‘AŞK’


Geçtiğimiz yılın son aylarında, çok okunan kitaplardan her zaman ciddi anlamda rahatsızlık duymuş, her seferinde bu tür kitapları okumamak için binbir bahane bulan biraz marazi tutumlu bir kitapsever olarak, sırf merak ettiğimden, Elif Şafak’ın ‘AŞK’ romanını elime alıp okumaya başladım ve kısa bir sürede adeta yutar gibi okuyup bitirdim.
Geçmiş dönemlerin kendine özgü yaşantıları ve eski Osmanlı dönemindeki atmosferi okumak bana her zaman çok lezzetli gelmiştir. Belki hatırlarsınız, Orhan Pamuk’un ‘Benim Adım Kırmızı’ adlı eseri, bu tadı veren birkaç kitaptan beriydi eski yıllarda. Buna ek olarak, zaten tarihi bir ekol olan ve felsefesini hep merak ettiğim, elimde yeterince kitap olmasına karşın hiç başlayamadığım Mevlana’nın öğretisi ve hayatı da sunuluyordu bu kitapta.
Romanın günümüzde geçen bölümlerinde, 40 yaşına basmak üzere olan Amerikalı Ella’nın yaşamını irdeliyordu yazar. Ella, üç çocuklu bir ev hanımı ve mutlu bir aile görüntüsündeki en mutsuz bireydi. O güne dek aile kurmak ve çocuk yapmak dışında hiç gerçek bir amacı olmamıştı ve hayatın ‘anlamını’ arıyordu. Kitabın Ella ile ilgili bölümleri, ucuz ve alt kültüre hitabeden, çok satan sabun köpüğü romanların diline kardeşlik eden bir tarzdaydı ne yazık ki. Okurken sürekli olarak bu bölümleri atlayıp Mevlana’yı, öğretisini, Şems ile dostluklarını anlatan bölümleri okumak istedim; ama her zamanki gibi yazarın kurgusuna olan saygım ve romanın sonunda söyleyeceği o müthiş fikri kaçırmamak için, mutsuz ve aşk peşinde koşan Ella’lı bölümleri okumak zorunda kaldım.
Aşk şeriatının 40 kuralından iki numaralı kuralı romanın 64. sayfasında şöyle yazılmıştı Şems’in dilinden: ‘Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omuzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!’.
Kırkıncı kuralı ise romanın son sayfasında, artık aşkı uğruna Avrupa’lara kaçarak gitmiş, iki küçük ve bir de geç ergen olmak üzere üç çocuğunu gözünü kırpmadan geride bırakmış ve sonunda aşık olduğu kişi ölünce Amsterdam’a yerleşmeye karar vermiş özgür ruhlu Ella’nın ağzından okuyoruz: ‘Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, mecazi mi; yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.’
Romanın sonlarına doğru şunu düşündüm: ‘Elif Şafak neden bir Mevlana ve Şems kitabı yazmadı ki? Bunu gayet iyi beceriyor, yani eski dildeki sözcükleri harmanlayıp, bu dünyanın efsanevi dostluklarından ve en sağlam felsefelerinden birini anlatmayı. Neden günümüzde yaşayan bir kadının çok rastlanan türdeki bir yaş dönümü çöküntüsünden kurtuluş çabası hissini veren hikayesini bu lezzetli hikayeye ortak ediyor? Mevlana’nın ‘AŞK’ı ile Ella’nın aşkı aynı kapta, aynı potada, aynı yazıda eriyebilir mi? ‘Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!’ diyen bir felsefeyi kabul edersek, o vakit, nasıl olup da nefsine yenik düşerek ve dünyaya haberleri bile olmadan getirdiği çocuklarına sırtını dönen bir annenin ‘aşk’ını makul görebiliriz?
Bir gün, bir imza gününde falan karşılaşırsam Elif Şafak’a bunu soracağımdan hiç kuşkunuz olmasın.
Uzm. Dr. Funda Aksu

13 Ocak 2010 Çarşamba

Dostluk ve fikir ayrılıkları üzerine..

Bazen dostlarımızla fikir ayrılıklarına düşeriz, hem de uzlaşması zor cinsten fikir ayrılıklarına. Biz 'iyi' desek karşı taraf 'kötü' anlar, ya da tersi.
Bu durumda dostluk feda edilmeli midir?
Bence hayır, insanlar hem farklı fikir ya da görüşlere sahip olup, hem de birbirlerine sevgi ve saygıyı sürdürebilir. Farklılıkların gerekli ve hatta güzel olduğunu bu şekilde deneyimleyebilir.
Ben kendi adıma, 'Hiçbirşey mutlak değildir' sözünü düstur edinirim; bilime, felsefeye, politikaya, insan ilişkilerine ve psikolojisine bakış açımda hep bu ilkeyi esas alırım.
Çok sarsılmaz gibi düşünebileceğimiz fikirlerin bile şartlar değiştiğinde nasıl da duman misali dağılıverip yerine yenisinin gelebildiğini zamanla farkederiz. Montaigne'nin de dediği gibi, herşey değişir, insan düşünceleri de öyle.
Farklı fiziksel gerçekliklerde farklı fizik kurallarının geçerli olabileceğini kabul ediyorsak eğer, bugünki bilimin bize verdikleri ışığında; o taktirde fikirler ve düşüncelerin de değişebileceğine kani olmalıyız.
Dostlukların esası aynı şekilde düşünmek ve hissetmek değildir bana göre, sadece diğerini samimiyette ve dürüstlükte kendine yakın hissetmek ve zarar görmeyeceğini bilmektedir.
Diğer yandan dostların birbirine en çok yararının dokunduğu zamanlar, farklı düşündükleri ve hissettikleri zamanlardır. O zamanlarda birbirlerine yeni şeyler katıp beraberce çoğalabilirler çünkü.
Ben dostlarımı fikirlerinden ya da düşündüklerinden dolayı değil, kalplerinden dolayı severim...
Funda

11 Ocak 2010 Pazartesi

SECRET, HİPNOZCU, TANRILAR OKULU VE DİĞERLERİ ….


Muhteşem ‘Martı’ kitabının yazarı Richard Bach’ın yeni kitabı ‘Hipnozcu’yu geçenlerde bir kitapçıda gördüm ve hemen alıp merakla okudum. Martı adlı kitabında hayran olduğumuz Bach, özgürlük, direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken, umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini ustaca ortaya koyuvermişti. Hayata dair umutları ve planları olan insanlar için mükemmel bir kitaptı Martı. Hiç düşmemeyi değil, her düştüğümüzde ayaklarınızı daha sıkı basarak ayağa kalkabilmeyi öğrenmiştik bu kitapta. Martı Jonathan, diğer martılardan daha yükseklere uçmayı, daha derinlere dalıp en leziz balıkları avlamayı hedeflemişti kendine ve her seferinde de bunu gerçekleştirip kendisine daha yüksek, daha derin hedefler seçmişti. Richard Bach, herkesin bir hedefinin olması gerektiğini ve her seferinde bir öncekinden daha iyi hedefler seçmemiz gerektiğini, mutluluğumuzun bu olduğunu anlatmaya çalışmıştı bu kitabında.
Bach’ın yeni kitabı ‘Hipnozcu’ özet olarak, ‘Neden buradayız ve nereye gidiyoruz?’, ‘Yanılsamalarla dolu bir dünyada mı yaşıyoruz?’, ‘Bu yanılsamaları gerçeklik olarak kabul etmekten vazgeçersek ne olur?’ gibi cesur sorulara yanıt arayan ve yanıtı ‘yaratıcı trans’ olarak veren ilginç bir kitap. Başka deyişle Bach, düşlediğimiz her şeyin, ama iyi-kötü her şeyin gerçekleştiğini söylüyor bu kitapta. Kitabın 123. sayfadaki ana vurucu tümcesi ise şöyle: ‘Bir ruh olduğumuza inanır inanmaz duvarların içinden süzülerek geçer, Rastlantı Fırtınaları Hastalığı Çağı Savaşı’nın inançlarının etkilerine karşı dayanıklı hale geliriz. Bizi gömemezler, vuramazlar, boğamazlar, ezemezler, havaya uçuramazlar, işkenceden geçiremezler, zehirleyemezler, uyuşturamazlar, zincire vuramazlar, soluksuz bırakamazlar, çiğneyemezler… Yeryüzündeki ya da galaksideki ya da evrendeki ya da uzay-zaman yasasındaki herhangi bir kişi ya da kurum ya da devlet bizi etkileyemez ya da manipule edemez ya da düzensizliğe itemez.’ Yine kitabın 150. sayfasındaki sonuç-çıkarım tümcesi oldukça keskin: ‘Bedenlere sahip değilizdir; onları kesintisiz düşleriz. Kendimize sürekli önerdiğimiz şey oluruz; hastalanırız ya da sağlıklıyızdır; mutlu ya da mutsuzuzdur; düşüncesiz ya da zekiyizdir.’
Bütün bunlar geçen yıllarda salgın bir şekilde tüm insanlığa yayılan ‘Secret’ kitabını ve aynı isimli filmi hatırlattı bana. Nasıl da birden hepimiz hazine bulmuş gibi hissetmiştik bu film ve kitabı gördükten-okuduktan sonra? Evet, herkes ‘düşünebilirdi’ ve düşünce gücüyle istediği her şeye sahip olabilirdi. Güzel önermelerdi bunlar, Bach’ın yeni kitabında söylediği gibi. Ama neden hala 2010 yılına girerken savaşlar ve açlık dünyamızda kol gezmekteydi? Çevremizdeki insanlar neden daha çok hastalanıyor ya da salgın gripler her tarafta kol geziyordu? Bunun suçlusu biz miydik? Yanlış mı düşünmüştük acaba bir şeyleri? Yok, bu kadar yazar ve senarist, filozof insan yanılıyor olmazdı. Hatalı olan düşüncelerimizdi kesin!
Yıllar önce okuduğum Tanrılar Okulu-Stephano D’anna kitabında da aynı düşünce kalıbı vardı: İyi düşün her şeye sahip ol!
Son yıllarda artan bir ivmeyle yaşamımıza nüfuz etmeye çalışan kuantum fiziği-kuantum düşünce tekniği fırtınasının dalgaları olan bu kitaplarda yanlış olan bir şeyler var sanki. Tamam, hayatlarımızın her saniyesinden sorumluyuz, bu konuda hemfikirim, ancak başımıza gelen her şeyin sorumlusunun ‘düşüncelerimiz’ olduğu gibi tüyler ürpertici bir fikri nedense kabul edemiyorum. Sonuç olarak, Secret, Tanrılar Okulu, Hipnozcu gibi kitapların yazarlarına sormak isterdim: ‘Peki Irak’ta yaşayan çocuklar ve yetişkinler yanlış ya da eksik düşündükleri için mi bu durumdalar?’..

7 Ocak 2010 Perşembe

SCHOPENHAUER ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

İzmir, Karşıyaka’da oturuyor ve karşı tarafta çalışıyorsanız, her gün araba vapurunda martılara göz kırparak, bir elinizde çay ve simit, bir elinizde kitabınız, günün ilk ışıkları ve son ışıkları ile yolculuk yaparsınız, bu zaman dilimleri kendinize ayırdığınız keyifli dakikalardır da aynı zamanda...
Böyle güzel günlerden birinde, elimde çayım ve Schopenhauer kitabım, aynı hastanede çalıştığım arkadaşım, Erdem ile karşılaştık. Ve iki Schopenhauer düşkünü insan karşılaştığında kaçınılmaz olan süreci tahmin edersiniz sanırım. Yarım saatlik yolculuk süresince, Schopenhauer felsefesi üzerine yaptığımız keyifli sohbetin devamını yazarak getirmeye karar verdik, umarım sizin de hoşunuza gider..
F.A - Bu kitapta en çok ilgimi çeken tümce şu oldu:
‘Hayatın birinci yarısı, mutluluğa duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık..’ (Aşkın Metafiziği)
Schopenhauer’ın hayata bakışını özetleyen bu tümceler, aslında onun mutsuz geçen çocukluğunun ve ilk gençliğinin izleri. Mutsuz bir ailede büyümesi, annesi ve babası arasında yaşanan anlayış eksikliği, bu büyük filozofun yaşamla ilgili gerçekleri kavrayışında ve gelecek nesillere iletişinde büyük rol oynamış.
E.Ö - İstersen önce kısaca bir hayat hikayesini konuşalım:
22 Şubat 1788’de Danzig'de doğdu. Babası yetenekli bir tüccar olan, Heinrich Floris, annesi ise özgürlüğüne düşkün genç bir kadın olan, Johanna idi. Schopenhauer ailesi bir çocuğun düşlediği ideal aileden çok uzaktı, Heinrich fazlasıyla kıskanç, Johanna ise fazlasıyla bencil ve özgürlüğüne düşkündü.
F. A- Schopenhauer, zengin bir tüccar olan babasına her zaman hayrandı. Güçlü karakterinin ondan geldiğine inanıyordu. Kadınları her fırsatta aşağılamasına karşın, zekasını annesinden aldığını söylemesi ilginçti. Büyük umutlarla bastırdığı ilk kitabıyla alay eden ve kendisi de bir feminist yazar olan annesine verdiği yanıt oldukça sert olmuştu:
‘Senin ıvır zıvırların unutulup gittiğinde benim yapıtlarım hala satılıyor olacak’.
E.Ö - Evet, evet Schopenhauer, annesine karşı olumsuz hislerle dolu bir biçimde yetişecek ve ilerde kadınlar üzerine kuracağı olumsuz düşüncelerinin çoğunun temelinde hoşlanmadığı annesi olacaktı.
F. A - Schopenhauer, hayatla ilgili görüşlerinin önemli ölçüde şekilleneceği, büyük Avrupa gezisine, on beş yaşlarında iken çıkmış..
E. Ö - Aslında, geziye çıkış nedeni babasıydı; Heinrich Schopenhauer'un en büyük arzusu, oğlu Arthur'un kendisi gibi büyük bir tüccar olmasıydı.
F. A - İki yıllık bu gezi ve gezdiği yerlere ait eserleri kendi dillerinde okuyup, hazmettikten sonra, ‘bu dünyanın her şeyiyle iyi olan bir varlığın değil, çektikleri ıstırabı seyredip zevk almak için yaratıklar var eden bir iblisin eseri olabileceği’ sonucuna varmıştı.
E. Ö - Evet, bu dönem; babası Heinrich Hamburg'daki depolarının üst katındaki pencereden Hamburg Kanalı'na atlayarak intihar etmesine denk gelir. Arthur, duygusal anlamda çökmüştü, babasının ölümünün ardından tüccar çıraklığına bir süre daha devam etti. Schopenhauer derin bir depresif hâl içinde babasının yasını tutarken, annesi Johanna ise, bir kaç aylık yasdan sonra aile işlerini tasfiye ederek, Hamburg'dan Weimar'a taşınır. Weimar'da kurduğu salon, kısa zamanda ünlenir ve dönemin bir çok önemli sanatçısıyla arkadaş olur. Zamanla tanınmış bir yazar olur, bir çok roman, makale ve biyografi yazar. Yazdığı romanlar genellikle feministik temalar içerir. Çoğu zaman konu, istemediği bir evlilik yapmaya zorlanmış ama özgürlüklerinden hâlâ vazgeçmemiş bu yüzden de çocuk yapmayı reddeden kadınlardı.
Bu dönemlerde annesi ile ciddi kavgalar etmiş ve sonrasında da onunla görüşmeyi tamamen kesmiştir.
İnsansevmezliği de biline bir özelliği idi. İnsanlara "iki ayaklı hayvanlar" diye hitap etmesi, onun insansevmezliğini kanıtlıyor bence..
F. A - Hatta öyle ki, en iyi otellerde yalnız başına ya da köpeği ile yediği yemeklerde, köpeğini karşısına oturtur ve ona ‘efendim’ diye hitap edermiş. Eğer köpekçik uygunsuz bir şekilde havlar ya da yanlış bir hareket yaparsa onu ‘Seni gidi İNSAN!’ diye paylarmış!
E. Ö – Aslında o, insansevmezliği ve kişinin kendisini insanlardan izole etmesini, eksiklikten öte bir erdem olarak görmekteydi. Zaten Schopenhauer'e göre, erdemli ve olgun bir insan başkalarından hiçbir şey istemeyecek kadar tamam, kendi kendine yeterdir, bu yüzden de insanlarla birlikte olmaya veya onlarla çeşitli ilişkiler kurmaya gerek görmez.
F. A. - Şunları da eklemeden geçemeyeceğim: Kendisinde fazlasıyla bulunduğuna inandığı (pek haksız da sayılmaz hani!) akıl ve zekanın, diğer insanlar arasında nefret ve öfke uyandırdığına o kadar emindi ki, akıllı ve zeki insanların bu yüzden yalnız kalmaları gerektiğini iddia ediyordu. Bu tezini de şu mantık dizgesiyle kanıtlamaya çalışıyordu büyük filozof:
‘Birisi, konuştuğu bir kimsede büyük zihinsel üstünlük ayrımsar ve duyumsarsa, sessizce ve açıkça bilincinde olmadan, ötekinin de aynı ölçüde kendisinin aşağılık ve sınırlı olduğunu ayrımsadığı sonucuna varır. Bu örtük tasım, onun en keskin nefretini, öfkesini ve hiddetini uyandırır’ (Aforizmalar).
Yine bu yüzden, Alman yazar, Goethe dışında hiç dostu olmadı. Biraz önce senin de değindiğin üzere: zaten dostluk ve arkadaşlık, ona göre, zihinsel ya da bedensel olarak eksik ve yetersiz insanların işiydi.
Aforizmalar’ın bir yerinde, arkadaşlık için şöyle diyor:
‘İnsanların arkadaş canlılığına, insanların çok soğuk havada birbirlerine sokularak oluşturdukları bedensel sıcaklığa benzer bir biçimde, zihinsel sıcaklık oluşturmaları gözüyle de bakılabilir. Ancak, kendi sıcaklığı çok olan biri böyle bir gruplaşmayı gereksinmez’.
E. Ö - Yaşamında toplumun kuralları ve insanlarla pek iyi geçinememiş biri olarak insanlara olan hoşgörüsüzlüğünü şu sözlerle aktarır Schopenhauer; “Bir insanın karakterinin kötü yanlarını unutmak, zor kazanılmış bir parayı sokağa atmak gibidir. Kendimizi aptalca tanıdıklardan ve aptalca arkadaşlıklardan korumalıyız”.
Arkadaşlık ilişkisini farklı bir biçimde sorgulamış olan filozof, genellikle yalnız yaşamasına ve pek arkadaşı olmamasına çeşitli nedenler ileri sürmüştür. Arkadaşlığın, aslında gerçek bir paylaşımdan öte, yanındakinin kendinden kötü olduğunda bundan gizli bir haz alınması nedeniyle dürüst olmadığını ima eden görüşünü; “İnsanları keyifli bir ruh haline sokmanın, başımıza gelen kötü bir şeyi anlatmaktan veya kişisel bir zayıflığımızı açıklamaktan başka yolları da vardır” şeklinde belirtmiştir.
F. A - Aforizmalar’da keskin bir dille şöyle diyor bu konuda Schopenhauer: ‘Arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir’.
E. Ö - Arkadaşlarımız ile iç içe yaşamı götürenler olarak, insan bu cümleler karşısında kendini yetersiz hissediyor. Kimbilir belki de bu bakış açısı, (saptamalarının çok yerinde olduğu gerçeğini de fark ederek) bir filozofun iletişim kurma becerisiyle ilgili bir sonuçtur diyerek bir nefes alalım biraz.
F. A - Ben de kısa bir cümle ile biraz daha nefessiz bırakabilir miyim? Schopenhauer, Aristo’nun ‘Dostlarım, dünyada hiç dost yoktur’ sözlerini, yakın dostu olan ve daha sonraları kendisini, fikirlerini yayması için kullandığını fark edip, ilişkisini kestiği Goethe’nin deyişiyle onaylamıştır:
‘Düşmanlarından ne yakınırsın?
Senin olduğun gibi oluşunu
Sessizce, sonsuz bir suçlama olarak gören
Dostların gibi mi olsalardı?’...
E. Ö - Çağdaşı filozoflardan Goethe dışında kimseyle dostluk yapmadı. Şu sözlerine ne dersin? Sanırım bu düşüncesi daha da netleştirecek: “Kısa süre sonra kurtların bedenimi yiyeceği düşüncesine katlanabiliyorum ama felsefe profesörlerinin benim felsefemi kemirdikleri düşüncesi ürpermeme neden oluyor”.
F. A – Aslında Schopenhauer, yaradılıştan kötümser biriydi. Bu dünyada geçirilen zamanın, bir can sıkıntısı silsilesinden oluştuğuna inanıyordu. Öyle ki, ona göre insan can sıkıntısından kurtulmak için çeşitli meşgaleler icat etmişti: tüm uğraşlar, iş, aile, toplum kuralları, eğlence, sanat vs. Yaşamın anlamsızlığı, boşunalığı, insan varoluşunun acılı yanı, sürekli olarak yazılarına konu oluyordu.
Mutluluktan payını alamamış bir insan olarak, filozoflardan her zaman beklenilen mutluluk tarifini ise, Aforizmalar adlı eserinde, Schopenhauer şöyle tanımlıyordu:
‘Eksiksiz bir sağlıktan ve kusursuz bir bedenden kaynaklanan sakin ve neşeli bir mizaç; duru, canlı, nüfuz edici ve doğru kavrayan bir zeka; ılımlı, yumuşak bir istenç ve bunlara uygun olarak, iyi bir vicdan: bunlar, yerini hiçbir rütbenin ya da zenginliğin dolduramayacağı üstünlüklerdir’.
E. Ö - Burada bir açılım yapmak isterim: Schopenhauer eserlerinde Platon, Kant ve doğu felsefesini kendine özgü biçimde karşılaştırmış ve kendi tarzını yaratmıştır. Kendi döneminin ünlü filozofu, Hegel’in tersine yaşamın eğlenceli değil de acılarla dolu bir yolculuk olduğuna inanıyordu. Ölümü ise, bir bakıma bu sıkıntıların son bulması gibi tanımlıyordu. Ona göre yaşam basit bir döngüden ibaretti; “İnsan hayatı sonsuz bir isteme, tatmin olma, can sıkıntısı ve sonra yeniden isteme döngüsünden başka nedir ki? Bu döngü belki bütün canlı türleri için geçerlidir ama insanlar için daha da kötüdür. Çünkü zeka arttıkça acının yoğunluğu da artmaktadır”.
İnsanın kendini avutmak için kurduğu yapay döngüden, istençler (arzular) yumağından bir an sıyrıldığında karşılaştığı “can sıkıntısını” ise bakın nasıl yorumlamış; “Can sıkıntısı, varoluşla ilgili tatsız gerçeklerin-önemsizliğimiz, anlamsız varoluşumuz, yokolmaya veya ölüme doğru önlenemez şekilde ilerleyişimiz- kısa süre içinde ortaya çıktığı, dikkat çekicilerin olmadığı bir durumdur.”
Schopenhauer’a göre gençlikteki neşeli, enerjik durumun sebebi ise sonrasını bilmemekten kaynaklanıyordu. Onun görüşünü aktaran şu sözleri ilginçtir; “Gençliğimizdeki neşelilik ve karamsarlığa kapılmama hali, kısmen hayat tepesine tırmanıyor ve tepenin öteki tarafındaki ölümü görmüyor olduğumuz gerçeğine dayanır.”
F. A - Schopenhauer, kelimenin tam anlamıyla, paranoyak, cimri ve tensel zevk düşkünü biriydi. Annesinin her zaman eleştirdiği bencil ve kendini beğenmiş bir yönü de vardı. Pipolarının çalınmasından korktuğu için onları kilit altında tutar, yatağının başucuna dolu bir tabanca koyar ve berberin usturasına boynunu teslim edemediği için dışarıda tıraş olmazdı.
Çektiği acılardan olsa gerek, Tanrı ile arası iyi değildi. Aşkın Metafiziği’nde, Tanrı’ya hitaben şöyle der:
‘Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek
ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"’.
Çok az kişiyle görüşür, pek çoğuna da oldukça kaba ve aşağılayan tarzda davranırdı. Nezaket göstermek, ona göre ‘oyuncak paralar kadar sahteydi’ (Aforizmalar).
Schopenhauer felsefesine göre, insanların hareketleri, üç temelden kaynaklanır. Bu temellere dayanmaksızın insanlar üzerinde etkili olabilecek bir güç düşünülemezdi. Bunların birincisi bencillik, ikincisi kötü ruhluluk, üçüncüsü de acımadır. İnsan davranışlarının hepsi, bu üç temelden birine ya da aynı zamanda ikisine bağlanabilir.
Schopenhauer'in "Arzu ve Hayal Olarak Dünya" adli temel eseri, "Dünya, benim hayalimdir" cümlesiyle başlar. Bununla insanların hayal ettikleri nesnelerin somut gerçekler olduğu kastedilmez. Schopenhauer, daha çok tüm gerçeğin insanların hayal ettikleri gerçekler biçiminde varolduklarını söylemek istemistir; nesneler hayal edilmektedir. Eger filozof bu düsüncelerini devam ettirmeseydi, buna idealizm diyebilirdik. Ve dünya, insan hayalindeki bir görüngü, bir rüyadan başka bir şey olmazdı. Kendisi, görüngü kavrami üstünde düşünmeye devam edip, görüngünün arkasında görünen bir şeyin olması gerektiği kanaatine vardi. Vücut hareketlerinin, isteklerin harekete geçmesinden, vücudun biçim ve organlarının da insan arzusunun ifade tarzından ortaya çıktıgını belirtir bu eserinde. İnsan vücudunun bir istek olduğunu düşünüyordu. İstek ise insanın en içsel varlığıydı. İstek ayni zamanda doğadaki varlıkları çeken ve iten, harekete geçiren, nesneleri ayırıp birleştiren, cezbeden bir güçtü. Her yerde bir isteğin gücü egemendi. Dünya, kendi haliyle ve iç yapısı itibariyle bir istekti. O, ortaya çıkan, somutlaşan bir istek olarak vardı. Hain olan kendi bilincimizdi.
Doğa, isteğin yaşamdaki görünümüydü ve isteğin nesnellestirilmesinin sıralanısını oluşturuyordu: Düşme isteği olan taştan, düşünme isteği olan beyne kadar. İstek en alt basamakta "mekanik, kimyasal, ve fiziksel neden" olarak, bitkide "cazibe", hayvanda "görünür motif", insanda "soyut, düşünülen motif" biçiminde ortaya çıkıyordu.
Schopenhauer, felsefesini tek bir cümlede özetliyordu: "Dünya, isteğin kendisini tanımasıdır."
‘İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir’.

E. Ö - Belki de Adli Psikiyatri alanında çalışmam ve ölümle çok yüzyüze geliyor olmam nedeniyle, yaşamı olduğu kadar ölümü kabullenişi ve diğer insanlara göre oldukça farklı bakışı beni en çok etkileyen tarafı oldu.
Schopenhauer’a göre; “Ölüm kaygısı kendini gerçekleştirmenin en çok olduğu yerde en az bulunur”. diyerek ölüm korkusunu azaltmak için hayatı verimli, tatmin edici biçimde yaşamanın önemini vurgulamış. Yaşam yolculuğu sırasındaki ciddi olayların da aslında çok önemli olmadığını tüm yapılanların nihai hedefin yanında çok hafif kaldığını bir gemi yolculuğu örneğiyle çarpıcı biçimde aktarır:
“Biz kayalardan ve girdaplardan kaçmak için gemimizi enerjik bir şekilde kullanan denizcileriz. Bu süre zarfında korkunç gemi kazasına gittiğimizin farkında değiliz”.
Zorluklarla dolu hayatın sonuna gelindiğinde ise yaşamın anlamını çözmüş bilge insanların, görevlerini tamamlanın verdiği duyguyu hissedeceklerini şu sözlerle özetler; “Hayatının son dönemindeki hiçbir insan aklı yerindeyse her şeyi yeniden yaşamak istemez”.
Son olarak, ölüme farklı bakışını ve ölümü övücü duruşunu özetleyen şu sözleri bu ilginç filozofa daha yakından bakmamıza yardımcı olacak;. “Hiçbir şey onu telaşlandırıp heyecanlandıramaz artık. Bizi dünyaya bağlayan ve bizi sürekli acı içinde ileri geri sürükleyen binlerce istenç bağı: o hepsini kesip paramparça etti. Gülümseyerek geriye, şu anda oyunun sonuna gelmiş bir satranç oyuncusu gibi kayıtsızca önünde duran bu dünyanın düşsel görüntüler geçidine bakıyor”.
Günümüz düşünce ve bilim dünyasının kökeninde yatan birçok görüşün temellerini atan ve Nietzsche’nin, Wagner’in Freud’un ve birçok filozofun öğretilerinden yararlandığı büyük düşünür, Schopenhauer’un farklı bakış açısını ve yaşam öyküsünü özet olarak aktarmaya çalıştık. Onun çarpıcı ve sıra dışı görüşlerini kuşkusuz herkes baktığı açıya göre yorumlamakta özgürdür. Görüşlerini paylaşmayanlar için de hazırladığı bir sözü var: ‘Ben çalışmalarımı kalabalıklar için yazmadım. Çalışmalarımı zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum’. Gördüğünüz gibi bu büyük düşünürden etkilenmemek mümkün değil, yorumlarına katılmasanız bile…

ÇAĞIMIZA BİRLİKTE BAKARKEN…

Güzel ve güneşli bir Nisan günüydü, günlerden de Pazar... Haliyle, hayatta bana en çok zevk veren birkaç şeyden birini yapmaya, yeni açılan kitap fuarında kitapların peşinden koşmaya gittim.
Büyük bir binanın zemin katında kurulmuş olan kitap fuarından içeri girdiğimde, eşim Emre gülerek, şekerci dükkanındaki çocuklar gibi göründüğümü söyledi! Bense bir sağa, bir sola bakınıp acaba hangi taraftan başlasam diye düşünüyordum. Koca salonda büyük bir kalabalık vardı.. ve tabii yığınlarla kitap. Renkli-siyah-beyaz, küçük-orta-büyük boylarda, saman kağıda ya da ofset baskılı kitaplar… Herkesin yüzündeki şaşkın ve mutlu ifadeyi fark etmek beni iyice keyiflendirdi. Böyle zamanlarda, hangi fikirden, hangi cinsten, hangi ırktan olursa olsun, kitap dostları arasında bulunmak beni çok mutlu eder.
Kitap fuarlarının bana göre olmazsa olmazı, yazarların okuyucularıyla buluştukları o büyüleyici ve eşsiz andır. Okuyucu yazara; dimağının pencerelerini engin okyanuslara açan o olağanüstü anlatıcıya kavuştuğu anda, merak ve şaşkınlık ile beraber büyük bir zevk duyar. Kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kişiyi görmenin verdiği tatlı telaş ve mutlulukla doludur. Yazar ise, yazdıklarının hangi zihinlere, hangi cinsten, hangi yaş grubundaki insanlara daha fazla ulaştığını merak etmektedir. Okuyucunun kitaplarına vereceği tepkileri alma zamanıdır artık. Yazdıkları amacına ulaştı mı ulaşmadı mı? İşte yanıtın verileceği gündür o gün, o buluşma anı. Kitabı yazarınıza uzattığınız ve adınızı sorarken hafifçe öne doğru eğilmesi, adınızı yazdıktan sonra hoşa gidecek birkaç sözü kitabın ilk sayfasına karalaması, gerçek bir okurun dünyadaki büyük zevklerinden biridir. Ben de bu zevki çok iyi bildiğimden, kitap fuarlarında hemen gözüm sevdiğim yazarları arar.
O gün de, sevdiğim filozof yazar Server Tanilli, kitaplarını imzalamak ve söyleşmek üzere gene oradaydı. Büyük bir kuyruk vardı her zamanki gibi kitaplarının önünde, genç-yaşlı, kadın-erkek, öğrenci-ev hanımı, her türden insan gelmişti O’nun için. Server Tanilli, kimbilir hangi nedenle oturduğu tekerlekli sandalyesinde, ileri yaşın verdiği yorgunluk belirtilerine rağmen, yüzünde aldığı hazzın aydınlığı ile her okurun elini sıkıyor, adını ve mesleğini soruyor, onların sorularına bıkıp usanmadan yanıtlar veriyordu. Okurun düzeyine göre sohbet konusu açıyor, birkaç kısa fakat çok anlamlı söz söyleyip, uzaklara bakarak düşündükten sonra kitabı kendine özgü sözcüklerle imzalıyordu.
Onun bu tavrına her zaman hayranlık duydum; kitap imzalama işini bir görev gibi yapmayışına, okurunun gözlerinin taa içine bakmasına; ruhunu görmek istercesine ve sonra imzalarken en uygun sözcükleri bulmaya çalışmasına. Sanki yılların profesyonel yazarı değil de, mesleğe yeni başlayan amatör birinin heyecanı gibi, çok naif ve eşsiz bir tavırdı onunki.
Sıra bana gelene dek epey bir süre geçti. Sabırla bekliyor, bir yandan da merak ediyordum; benimle ne konuşacak ve bu yıl ilk sayfaya ne yazacak diye. Sıra bana geldiğinde her zamanki gibi adımı ve mesleğimi sordu. Eğitimci bir doktor olduğumu öğrenince şöyle bir gözlerini kısıp ‘çok güzel!’ dedi ve hemen ardından sanki sağ üst tarafta uzaklarda bir yere bakıyormuş gibi uzuun uzun bakışlarını daldırdıktan sonra eğilip birkaç satır karaladı. Hiç konuşmayıp sadece yazmasına şaşırdım, çünkü benden öncekilerle tek tek ve uzun uzun sohbet etmişti! Teşekkür edip yanından ayrılır ayrılmaz hemen kitabın kapağını açtım: ‘Sevgili Funda Aksu’ya.. Çağımıza birlikte bakarken..’ yazıyordu ilk sayfada. O kadar duygulandım ki, kalbim bir sevinç dalgasıyla doldu. Bu kadar büyük bir düşün adamının henüz düşünme işinin alfabesini öğrenmeye çalışan, ordan buradan aldığı bilgi kırıntılarını bir araya getirip kendi özgün fikirlerini bulmaya çalışan beni alıp yanına taşıması..Birlikte bakmak..Aynı yerden..Çok onur verici sözlerdi bunlar. İşte bir kez daha yapmıştı, her yıl ayrı şeyler yazması bir yana, beni yüreğimden yakalamıştı. Server Tanilli gibi bir büyük ustanın yanından dünyaya, insanlara, çağımıza bakmak. Çok büyük bir ders ve çok büyük bir sorumluluk da vardı bu sözlerde..
Uzun saatler boyunca dolaştım, kitaplara baktım, onlara dokundum, kokladım ve sonunda yorgun fakat huzurlu, elimde rengarenk kitap torbalarıyla ve mutlulukla ayrıldım 14. İzmir Kitap Fuarı’ndan..
Uzm. Dr. Funda Aksu

DOSTOYEVSKİ, KLASİKLER VE OKUMA ÜZERİNE

14 yaşında bir ortaokul öğrencisi iken başladı Dostoyevski ile tanışıklığımız. O günlerde öğretmen olan anne ve babamdan sürekli yeni kitap istemek bana ayıp geldiğinden ve ne iyi ki, Hoca Mithat Kütüphanesi’ne üye olmuştum. Kütüphane görevlisi olan ve diğer üyelere kuş uçurtmayan neşeli ve aydınlık yüzlü bayan görevli, yüzümdeki şimdilerde o zamanlar var olduğunu tahmin ettiğim müthiş okuma açlığı fışkıran bakışlarımı gördüğünde aynı anda iki-üç -bazen dört!- kitabı birden yasak olduğu halde almama izin verirdi.
Kütüphanenin eski rutubetli ve kitap kokusuyla dolu havası, hafif loş ortamı ve sükuneti, bana hayattaki en gerçek mutluluğun kitap okumak olduğunu düşündürürdü her zaman. Tavan yüksekliğinde, koyu kahverengi ve eski-yeni birçok kitapla dolu rafların arasında, oradaki kitap sayısını hesaplamaya ve okumamın ne kadar zaman alacağını tahmin etmeye çalışırdım. Sonunda da bırakalım dünyadaki, bizim eski Hoca Mithat’taki kitapların tamamını bile okumaya ömrümün yetmeyeceğini fark ederek boynum bükük ayrılırdım oradan. Descartes’ın ‘Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir’ sözünün doğrulamasıydı sanki bu düşünceler..
Klasiklere bayılırdım. Özellikle de Rus klasiklerine..Tolstoy, Turgenyev, Gogol, Şolohov ve tabii ki, büyük Dostoyevski! Diğerleri de her ne kadar Rus toplumunun yapısını, kazakları vs çok iyi anlatsalar da Dostoyevski başkaydı. Her kitabıyla yepyeni bir dünyaya adım atar, farklı düşüncelerin bir yukarı bir aşağı dansıyla dimağım sarhoşa dönerdi.
Suç ve Ceza’yı okur okumaz bunu yazanın kim olduğunu merak ettim; belki de hala yaşıyordu? Ah, hayır, artık değil..1800’lerde yaşamış ve oldukça berbat bir hayat sürmüştü. Evdeki ansiklopediden hayatını okudum ve sonra böyle bir hayatı yaşamış birinin ancak büyük bir romancı olabileceğini düşündüm şaşkınlık içinde..Yani kaç kişi önce idama mahkum olup da tam infazın gerçekleşeceği sırada affedilip tekrar hayata dönmüştür ki? Ve sonra bitmek tükenmek bilmeyen sara nöbetleri ve tabii ki önlenemez kumar tutkusu..
Dostoyevski’nin romanları insanı anlatır ama 7 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğunun, üstelik de sürekli eve kapanık bir çocukluk geçiren birinin, nasıl olup da insan ruhunun en derin köşelerine bakabildiğini hep merak etmişimdir. Bu çok okuyarak edinilecek bir marifet midir, yoksa Tanrı vergisi bir yetenek mi? Sanırım her ikisi de olmalı..Yazarlığa başlamadan önce Balzac’ın klasiklerini çevirerek para kazandığı da bilinir zaten. Romantik ama bir o kadar da gerçekçi Balzac’ı okuyup da yazarlığa özenmemek mümkün değil zaten. Dostoyevski de böyle düşünmüş olmalı
O’nun en sevdiğim sözü de bir kitabının girişinde okuduğum bir cümleydi. Sanırım şöyleydi: ‘Sevgili okuyucu, yazdıklarıma bakıp da beni aptal biri sanma sakın; ben yazdıklarımdan daha akıllı bir adamım..’. Büyük yazarların ve filozofların (buna Montaigne de dahil) yazdıkları sözleri küçümsemeleri bana hep garip gelmiştir. Belki de bu denli mükemmeliyetçi olmalarıdır onları bu kadar büyük yapan.
Dostoyevski’ye olan hayranlığımın ölçüsü şudur: Eğer yaşamış olsaydı sırf bir kere görüp konuşabilmek uğruna Petersburg’taki evinin kapısına gidip yatardım, çünkü bana göre, yaşayan hiçbir yazar, onun büyüklüğüne erişemedi bu güne kadar.
Stefan Zweig usta, onunla ilgili ve aynı sınıfa yerleştirdiği birkaç yazarı (Balzac ve Kafka da onlardan biridir Zweig’ın gözünde) ‘Romancı’ olarak nitelendirmiş. Yani salt ‘roman yazarı’ değildir onlar Zweig’a göre; bizlere hiç bilmediğimiz, görmediğimiz ama okuduktan sonra bir yerlerde mutlaka var olduklarına inandığımız dünyaların kapısını açan gerçek anlamda ‘romancı’dırlar.
Kafka’yı severim, Balzac’a bayılırım, ama ya Dostoyevski? O’nun için söyleyecek söz bulamıyorum. Belki de o hala yarattığı müthiş dünyalardan birinde oturmuş yeni romanını yazıyordur, kimbilir?..

HUMANİZMİN ÖNCÜSÜ BÜYÜK FİLOZOF:MICHAEL DE MONTAIGNE

‘Solum certum nihil esse certi, et homine nihil miserius aut superbius.’
Plinius.
(Kesin bir şey varsa, o da hiçbir şeyin kesin olmadığıdır; insandan daha acınası, daha kendini beğenmiş bir şey yoktur.)
Michael de Montaigne, Denemeler’ini yazmaya başladığı büyük kütüphanesinin kirişlerine elli adet özdeyiş yazdırmıştı, bunlardan biri olan yukarıdaki sözler, onun tüm evrene bakışını özetliyor.
Montaigne hakkında yazmaya başladığımda ilk aklıma gelen şey, onun hakkında yazacağım ne varsa, zaten Denemeler’inde kendisinin de anlattığı şeyler olacağıydı. Şimdi bu yazıda, Montaigne'den yapacağım her seçme, ister istemez keyfime göre ve eksik olacak. Burada okuyacaklarınızın tümü, Denemeler'in ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir. Montaigne'in bahçesinden her geçişte, her insan çok değişik demetler
yapabilir..
Montaigne gibi büyük bir düşünürü anlayabilmek için, öncelikle nasıl yaşadığını bilmek gerek sanırım. Biraz bahsedeyim: Michael de Montaigne, asil bir ailenin ilk çocuğu olarak, 1533 yılında doğdu. 2 yaşından itibaren, Fransızca bilmeyen Horstanus adında bir Alman tarafından sürekli Latince konuşularak eğitilmeye başlandı. Bunun bir sonucu olarak, diğer çocukların şövalyelik masalları okudukları yaşta, Montaigne eğlenmek için Ovid’in Metamorfozlar’ını okuyordu. 6 yaşında Fransa’nın en iyi kolejlerinden birine girdi ve burada ‘hocaların hocası’ lakabıyla tam 7 yıl eğitim gördü. Bu lakabın temelinde, küçük Michael’in kusursuz Latince’sinin öğretmenlerinden bile daha iyi olması yatıyordu. Montaigne, küçük yaşlardan başlayarak, Ovid, Tacitus, Sezar, Diogenes Laertius, Sokrates, Plutarchos, Seneca, Lucretius, Platon gibi filozofların eserlerini okudu ve onlardan çok etkilendi. Ana dili gibi konuşup yazabildiği Latince, bu büyük filozofları kendi dillerinde okuma ve anlama fırsatını ona sunmuştu. Bu eserleri çocuk denecek yaşta okuyup hatmetmesi asla bir tesadüf değildi. Küçük bir derebeyi olan Montaigne’in babası, bir ebeveynde az görülecek bir kararlılıkla, Micheal’in tüm eğitimini ve sosyal yaşamını büyük bir dikkat ve disiplinle planlamış ve ortaya, ondan sonra gelen düşün adamlarını ve kuşakları etkileyecek denemeler’i yazan dahi filozof ortaya çıkmıştır. Montaigne, henüz 13 yaşında iken, Bordeux’da felsefe okumaya başladı. Bordeux’da isyan çıkınca 2 yıl sonra hukuk fakültesine yazıldı. 1558’de can dostu La Boetie ile tanıştı. 1559’da, 36 yaşında iken en çok seveceği, Denemeler’inde sıklıkla konusunu edeceği Plutarchos’un ‘Hayatlar’ isimli kitabını okumaya başladı. 1563’te çok sevdiği dostu La Boetie öldü, Montaigne derin bir yasa düştü. 1565’te Françoise la Chassagne’la evlendi. 1568’te babası ölünce, Micheal, Montaigne çiftliğinin sahibi oldu. 1570 yılında sulh hakimliği görevini satarak –böyle görevlerin satılması o dönemde normaldi- emekliye ayrıldı ve malikanesine çekilerek yuvarlak bir kulenin üçüncü katında bulunan kütüphanesine kapandı. 1572’de ‘Denemeler’ini yazmaya başladı. 1580’de ‘denemeler’ iki cilt halinde ilk defa basıldı. Paris’e gidip krala kitabını sundu. Kral kitabı çok beğendi. Evine döndükten sonra Montaigne, Bordeux belediye başkanı oldu ve ‘denemeler’i birçok eklemelerle yeniden bastırdı. 1591’de Montaigne’in bir kızı oldu. 1592’de, 59 yaşındayken öldü.
Montaigne sonradan çok sevdiği ve ‘Büyük İskender’den bile daha önemli saydığı’ Sokrates gibi bir humanistti, ve humanistler doğanın bilgisini değil, insanın kendi bilgisini önemli buluyorlardı. Yunan filozof Protagoras’ın şu özdeyişinden alıntı yapmaktan hoşlanıyorlardı: ‘Tüm şeylerin, olan şeylerin, olduğu gibi olan şeylerin, olmayan şeylerin, olduğu gibi olmayan şeylerin ölçüsü insandır’.
İnsanın içinde bulunduğu dünyayı tanımasının tek yolunun, önce kendini tanıması olduğunu söylemiş, ilk olarak kendini adamakıllı tanımaya çalışarak ve bu serüveni bizlerle paylaşarak mesajını bizlere ulaştırabilmiş Montaigne. İnsanın yalnızca kendiyle yetinmesi gerektiğini bakın ne hoş dile getirmiş: ‘Kendi varlığından dürüstçe yararlanmayı bilmek, tanrısallık gibi salt bir yetkinliktir. Biz kendi koşullarımızı bilmediğimiz için, başka koşullar arıyoruz. Kendi içimizde ne olduğunu bilmediğimiz için, dışarı çıkıyoruz. Cambaz ayaklarıyla da yürüyebilir, ama o zaman bile kendi bacaklarımız üzerinde yürümemiz gerekiyor. Dünyanın en yüksek tahtı üzerinde de olsak, yine kendi kıçımızın üzerinde oturuyoruz. Benim zevkime göre dünyanın en güzel yaşamı, mucizeden ve aşırılıktan uzak, ortak insan ölçülerine uyan yaşamdır.’
Denemeler’inin başında okuyucusuna, ‘ Kitabımın konusu benim; beni sade, doğal ve sıradan bir insan halimle görün diye yazdım, ancak boş zamanlarını bu kadar havaice ve boş şeyler için harcaman akıllıca olmaz. Öyleyse, hoşça kal.’ diyen başka bir yazar daha var mıdır bu dünyada?
Montaigne felsefe yapmak için değil, yaşamak için düşünür diyenler, hem haklıdır, hem de haksızdır. O aklı ve bilgeliği her zaman üstün tutmuş ve övmüş, ancak yalınlığa da aynı ölçüde değer vermiştir. Bu konuda söylediği şu sözler dikkat çekicidir: ‘Eğer benim Denemeler’im yargılamaya değer olsaydı, sıradan ve bayağı kafaların pek hoşuna gitmezdi; benzer şekilde, bireysel ve üstün kafaların da hoşuna gitmezdi. Çünkü birinciler pek anlayamayacağı gibi, ikinciler de fazla anlam verirdi. Bu Denemeler iki uç arasında yaşayıp gidebilirler.’
Montaigne, çok doğal olarak bir okuma tutkunuydu. Klasikleri ve kendi döneminin kültürünü çok iyi tanıyordu. Onun Denemeler’i için, Yunan ve Latin klasiklerinin yeniden gözden geçirilmesidir diyebiliriz. Biz Denemeler’i okurken, gerçekte klasikler dünyasında geziniriz.
Montaigne, bir konu hakkında yazarken, düşünceden düşünceye, bir filozoftan diğerine atlar, ancak bunu öyle ustalıkla ve hoş bir üslupla yapar ki, yüzyıllar arasında gidip gelen bir zaman makinesinde olmak, herhalde ancak bu yazıları okumak kadar zevkli olabilir. Kitabın bir yerinde savunduğunu, diğer bölümde şüpheyle didikler. Bütün olarak bakıldığında, Montaigne aslında çoğu kez anlaşılmazdır; neye karşı olduğunu görmek kolay, ama neden yana olduğunu anlamak zordur.
Alçakgönüllü olmak pek de O’na göre değildir. Denemeler’inde şöyle der: ‘İnsanın kendi değerini olduğundan daha az göstermesi, alçakgönüllülük değil, aptallıktır. Aristoteles’e göre insanın kendine değerinden daha az paha biçmesi, zayıflık ve korkaklıktır.’
Ancak yukardakine karşıt fikirler de sunar: ‘Dünyadaki tüm aptallıklar arasında, en yaygın biçimde kabul edilen ve en evrensel olan aptallık, şan ve şöhret kaygısıdır’.
Montaigne, fikirlerle dans eder, ve bu fikirlerin arasında ustaca paradokslar yaratarak okurun dimağının da kendisininki gibi çalışıp üretmesine fırsat verir. Örneğin, Montaigne’in kitabının Yunanca ve Latince alıntılarla tıka basa dolu olması, ama yine de, genellemelerin imkansız olduğunu ve hatta ‘dünyada tıpatıp iki saç teli ya da iki tahıl tanesinin olmaması gibi, hiçbir zaman tıpatıp aynı fikrin de bulunmadığını’ savunması gibi.
Montaigne, aklın birbirinden ayrı gerçeklere bir gerekçe bulabileceğini, aklın iki kulplu bir kap olduğunu ve iki yanından da tutulabileceğini söyler. Bunu şu eski hikaye ile örnekler: ‘Diogenes lahana yıkıyordu, Aristippus’un yoldan geçtiğini görünce, ona seslendi: ‘Lahana ile beslenmesini bilseydin, bir tirana yaltaklanmazdın.’ Bunun üzerine Aristippus yanıt verdi: ‘ Eğer insanlar arasında yaşamasını bilseydin, burada lahana yıkamayacaktın.’’
Büyük filozof, insanoğlunu oldukça kendini beğenmiş ve kırılgan bulur. İnsanın kendine tanrısal koşulları layık görmesi ve diğer yaratıkları kendi kitlesinden ayırıp başka bir sınıfa koyması, kendini onlardan (örneğin, hayvanlardan) üstün tutması ona gülünç gelir. Bu duygusunu şu sözlerle dile getirir: ‘Ben kedimle oynadığım zaman, benim onunla zaman geçirmemden çok onun benimle eğlenmediğini nasıl bileyim?’
İnsanlararası eşitsizliği de küçümser ve şöyle der: ‘İmparatorlarla ayakkabıcıların ruhu aynı hamurdan yapılmıştır.’
Montaigne’in tüm derdi anlamaktır, yoksa bizlere bir şeyler anlatmak değil. Filozofumuz, bireysel olarak doğru dürüst bir insan olmaya çalışır, yoksa dünyayı kurtarmaya kalkışmaz.
‘Eğer diğer insanlar da, benim yaptığım gibi kendilerine bakacak olurlarsa, onlar da kendilerinde yalnız boşluk ve aptallık bulacaklardır. Ben kendimden kurtulmadan bunlardan kurtulamam.’
Başka insanlar konusunda ahkam kesmemeğe çalışır, olayları ve insanları objektif bir gözle değerlendirmeye gayret eder. Zaten başka insanları değerlendirmek pek de herkesin harcı değildir O’na göre: ‘Platon, başka birinin ruhunu incelemek isteyen bir insanda üç yön arıyor: Bilgi, iyilik ruhu ve yüreklilik.’
Montaigne aynı zamanda, neredeyse saplantı derecesinde değişimin de farkındadır. Çocukluğunda okuduğu Ovid’in Metamorfozlar kitabını örnek alırcasına, değişim, Denemeler’in esas teması olmuştur. Bir yerinde şöyle der: ‘Hikayemi saati saatine yazmam gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.’
Montaigne, tüm yaşamı boyunca acısını çektiği böbrek taşları dışında pek de önemli bir hastalığa tutulmadığı halde doktorlardan ve tıptan hiç hoşlanmaz! Bu düşüncesini şu alıntıyı yaparak sağlamlaştırır: ‘Bir Ispartalıya soruyorlar: Bu kadar uzun ömürlü olmanı neye borçlusun?’ – ‘Doktorlardan uzak kalmaya yanıtını veriyor’.
Montaigne’in bir dostu olan Pasquier onun hakkında şu kanıya varmıştı: Montaigne, kendisini zekası tarafından sürüklenmeye bırakarak okurla ve muhtemelen kendisiyle de alay eden cesur bir insandı.
Son olarak, Voltaire’in onun hakkında yazdığı dizelerle bitirmek istiyorum:
‘Montaigne, o hoş sohbet insan
Bazen derin, bazen sudan
Şüphe etmesini bilmiş
Burnu bile kanamadan
Kelli felli softalarla
Alay etmiş sakınmadan.’


Kaynaklar:
1 Montaigne- Düşüncenin Ustaları. Peter Burke.
2 Denemeler (Cilt 1, 2, 3, 4). Michael de Montaigne.

UYANIŞLAR

Irwin Yalom’un son kitabı olan ‘Ölümle yüzleşmek-Güneşe bakmak’’ı (Kabalcı Yayınları, 2008) okurken çok çeşitli duygulanımlar yaşadım. Usta yazar Yalom, kendi olası ölümünü dimağında analiz edip yoğururken, biz okurları da adeta kendi ölümlerimizle ‘yüzleşmeye’ davet ediyordu.
Henüz genç sayılabilecek bir yaşta olduğumdan, garip bir huzursuzluk hissiyle ve ölüm duygusuyla karşı karşıya gelmeye hazır hissetmeden okudum kitabı. Genel olarak, bir kitabı okuyup bitirdikten hemen sonra, kitaptan ne tip kazanımlarım olduğunu hep tartışırım kendimle. Ve mutlaka bir şeyler yakalarım, anlamlar dizelerin arkasına ne kadar saklansalar da.. Bu kitaptan da çok önemli bir kazanımım olduğunu geçen Cumartesi günü anladım…
Fikir kimden çıkmıştı hiç hatırlamıyorum; iki hafta önce, eski arkadaşlarımla bir gezi tertiplemeye karar verdik. Çeşme’ye gidip, eski günleri yadetmeye ve kumru yemeye tabii ki kimse hayır diyememişti. Sabah büyük bir sevinçle yataktan kalktım ve buluşma noktasına gittim, bir arkadaşımız hepimizi arabasıyla alacak ve yola koyulacaktık. Yolda nefis bir kahvaltı yaptık; mekan yol kenarında, çamların arasında idi ve bize hazırlanan, tamamen doğal ürünlerden üretilmiş bir sofraydı. Gülüp konuşuyorduk, ama gene de herkeste bir durgunluk seziyordum, ama bunun sabah mahmurluğu ile ilişkili olabileceğini düşünüp üzerinde durmadım.
Neşeliydim, eski günlerdeki gibi bir aradaydık işte! Esprileri salvolar halinde çevreme savuruyor, ama beklediğim kahkahaları kah alıyor, kah alamıyordum; kahkahalar sanki ‘pause’ tuşuna basılmış gibi birden kesiliyordu. Bir şeyler yolunda gitmiyordu ama ne?.. Çeşme’ye vardık. Güzelim Çeşme, cam gibi net görüntüsü, iyonların o müthiş sihirli karışımından oluşan havasıyla ciğerlerimizi doldurdu. Ne hoş bir karşılaşma! Hemen eski günlerdeki gibi, fotoğraflar çekmeye başladım, amacım bu güzel bir araya gelmeyi ve Çeşme’nin nefis görüntülerini aynı karelere yerleştirmekti, ama o da ne? Sanki ben hiç tanımadığım insanların fotoğraflarını çekiyordum, birden herkesin fotoğraf karelerinden kaçmaya çalıştığını fark ettim. Yüzler isteksizce kasılıyordu ben her deklanşöre bastığımda. Birden anladım, eski arkadaşlar bir aradaydık, ama kimse eskisi gibi değildi...
Herkes kendi dünyasında güvende ve mutluymuş gibi, sanki aramızda bilgisayar ekranının saydam ve ruhsuz camı varmış gibi ve sanki herkes başka yerdeymiş gibi...O zaman, ne kadar uzun bir süredir sadece telefon ve e-maillerle haberleştiğimizi düşündüm. Sanki hep birbirimizden haberdar, hep yan yana gibiydik, ama aslında değildik. Gitgide teknolojinin soğuk ve mekanik, camdan duvarları ruhlarımızı birbirinden uzaklaştırmış, ama biz fark etmemiştik…
Yalom’un da kitabında dediği gibi; bazı zamanlar vardır, bizi ‘uyandıran’, kendimize getiren, farkındalığımızı daha bir artıran…İşte bu yolculuk, onlardan biriydi. Ne kadar yalnızlaştığımızın ve birbirimizden uzaklaştığımızın kocaman bir fotoğrafıydı bu gezi…
Şu anda, bilgisayarımın başında bu yazıyı yazıyorum. Birazdan, sıra e-maillerime bakmaya gelecek, biraz ara verip dinlenmiş olacağım. Daha sonra yarım kalmış bir tabloyu Excel dosyasında hazırlayıp, ardından makale revizyonumu tamamlayacağım. Eğer şanslıysam, bu hafta arkadaşlarımdan ya da ailemden birileriyle bir yerlerde ya da evde oturup bir saat sohbet edebilirim, kendimle, onlarla, yada hayatın kendisiyle ilgili. Bir kahve içimlik zaman süresince…
Ya siz, siz en son sıcak kahvenizi, bir dostunuzla birlikte, ‘gerçek’ olaylar ve konulardan bahsederek, ne zaman içtiniz? Hatırlıyor musunuz?...
Uzm. Dr. Funda Aksu

ASTROLOJİ ÇÜRÜTÜLDÜ KİTABI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Geçen ay Merkür geri giderken posta yoluyla istediğim ve zorlukla elime geçen, Lawrence E. Jerome adlı bilim yazarının 1977 yılında yazmış olduğu, fakat dilimize Prof. Rennan Pekünlü'nün çevirisi ile henüz çevrilmiş olan (Şubat 2009, baskı tarihi) ''Astroloji Çürütüldü'' adlı kitabı dün tamamladım. İşlerden çok fırsat olmadığı için kitabının çoğu bölümünü tatilde okudum. Tatil sırasında üzerine düşünme fırsatım da oldu sayılır. Kitabı okurken kah kafamın tası atıp söylendim, sinirlendiğim bölümleri işaretleyip yanıbaşına alaylı notlar aldım vs vs. Yine de böyle bir kitabı okumak keyifliydi, en azından inandığın birşeyin ne kadar doğru ya da yanlış olabileceğini test etme fırsatı bir anlamda bu.
Kitap hakkındaki genel fikrim (naçizane tabii..), çoğunlukla doğru bir temel fikir üzerine oturmuş olduğu, ancak pek taraflı bir bakış açısına sahip olduğu.
Eğer kitabı yazan kişi biraz zahmet edip astrolojiyi doğru düzgün öğrenmeye çalışsaydı, daha az taraflı olur ve dimağında daha az önyargı barındıracağından, çok daha etkili söylemli bir kitap ortaya çıkarırdı sanıyorum. Direkten dönmüş, çok şükür ki.
Astrolojinin yersiz ve kötüye kullanımına ilişkin endişelerini haklı buldum, hatta bence astroloji öğrenmek ve uygulamak için kesinlikle bir çeşit ehliyet verilmesi gerekli, tıpkı cadelerde araba kullanmak için olduğu gibi (çünkü bunda da insan ezme tehlikesi var işin gerçeği!!).
Kitap astrolojinin tarihçesi ile başlıyor, ancak başlamadan önce fikrimize ilk okunu saplıyor: ''Unutulmamalıdır ki, astroloji bir büyü dizgesidir''. Tarihçe oldukça güzel ve ayrıntılı idi, pekçok bilmediğim şey öğrendim, örneğin astrolojinin tüm dünyada eşzamanlı ve tamamen birbirinden bağımsız olarak geliştiği gibi. Ancak, astrolojinin Rönesans Avrupası'ndaki gelişimini anlatırken Kepler'in aslında astrolojiye inanmadığı gibi bir bilgi verildikten sonra, kendisinin saray astroloğu olduğu ve dahi doğduğunda varolan bu büyü dizgesinin etkisinden kurtulamadığı gibi birbiriyle çelişen tümceler vardı. O derece büyük bir dehanın dizginlenebileceğine ve inanmadığı bir şeyi yapacağına inanmak için biraz saf olmak lazımdır sanıyorum:)
Kitabı yazan kişi bir yerde o kadar ileri gitmiş ki, hayretler içinde kaldım:''Kepler Yunanlıların 'Kürelerin Uyumu' kavramını gezegen devinimlerine ilişkin kuramına yamayabilmek için yıllarını boşuna harcadı!!''. Ne kadar boyunu ve haddini aşan bir söz!
''Roger Bacon usa yatkın bir astroloji geliştirebilmek için bilimsel yeteneğini bu yolda tüketti'' diyor hemen arkasından da. Yazarımız kendini tutamayıp Shakespeare'e de laf atıyor: ''Shakespeare'in üstün yeteneğinin, astrolojinin etkisi altına girmeseydi, daha zengin benzetmeler, dilde daha renkli biçemler yaratabileceğini savunabiliriz''.
Kitapta ilgimi çeken fakat anlayamadığım bir bölüm var: Kepler'in ilk evren modeli. Burada Kepler, Satürn ve Jüpiter yörüngeleri arasına bir küp; Mars ile Yer arasına dodecadron;Venüs ile Merkür arasına Octahedron vs yerleştirmiş, bunun mantığı neydi acaba??
Kitapta Nazi astrolog- matematikçisi Karl Ernst Krafft üzerine çok detaylı bilgiler var, çok başarılı bir matematikçi olan Krafft, doğruluğu gittikçe artan öngörüleriyle Hitler'in bile gözüne girmeyi başarmış, savaşta İngilizler'e karşı çok önemli psikolojik bir caydırma uygulamış. Ancak yeteneğini Nazilerin felaketlerini tahmin etme ve Hitler'e uygulanacak suikastları ifşa etme şeklinde kullanmaya başlayınca hapse atılmış ve işkence görmüş. Hayatı da hapisanede son bulmuş (buraları okurken, aaba kendi sonunu da öngördü mü diye düşünmekten kendimi alamadım..).
Jerome, kitabın bir yerinde astroloğun başarısını iki nedene bağlıyor:
1. Astrolojinin günümüze dek yokolmadan gelmesinde rastlantısallık büyük rol oynamıştır. Rastlantısal olarak gerçekleşen bir öngörü, inann kişinin subjektif usunda inanılmaz derecede abartılacaktır.
2. Başarılı öngörülerde bulunmanın ve horoskop haritasından müşterinin kişiliğinin okunmasının bir ''sırrı'' vardır. Başarılı astrologların çoğunun bilinçsiz olarak, yalnızca birkaçının da bilinçli olarak öğrendiği bir hile, bir üçkağıt vardır br /> Bu arada, Lee Ratzan isimli bir araştırmacının, yeni doğmakta olan bir bebek üzerine 1 sn boyunca etki eden çekimsel kuvvetler üzerine yaptığı araştırma sonuçlarını ilginç buldum. Araştırma sonucu şöyleydi: 3.4 kg olan bebeğe 15 cm uzakta bulunan 100 kg ağırlığındaki bir kadın-doğum doktorunun (neden bu denli yüksek bir ağırlık seçildi, bu biraz taraflı bir seçim gibi görünmekte!) uyguladığı çekim kuvveti yanında, gezegenlerin uyguladığı çekim kuvvetinin boşlanabilecek denli az olduğu gösterildi. Çekim kuvvetleri şöyle sıralanıyordu:
Merkür .37e-08
Venüs .55e-07
Mars .32e-08
Jüpiter .82e-06
Satürn .71e-07
Uranüs .26e-08
Neptün .13e.08
Pluto .39e-10
Ay .11e-03
Doktor 1 metre .22e-07
Doktor 0.5 metre .90e-07
Kitabın haklı olduğunu düşündüğüm cümlelerinden bazıları: '' Kuramsal olarak astroloji tamamen geçersizdir. Astrolojinin fiziksel gerçeklikle hiçbir ilişkisi yoktur. Ancak bir tartışma konusu olarak astroloji uygarlığın evriminde önemli bir rol oynadı.''
Tarihteki en ünlü başarılı öngörü, Roma imparatorluğu sırasında ünlü bir astrolog olan Sulla'nın, Julius Caesar'ın ölümcül 15 Mart günü senato toplantısına girmeden önce öldürülmesine ilişkin öngörüsüymüş. Jerome, bunu Sulla'nın Caesar'ı uyarmak için yaptığını iddia ediyor. Kimbilir?..Diğer bir başarılı öngörü de yine Hitler'e 1939 yılında yapılan bombalı suikastla ilgili, Krafft bu öngörüden sonra gücünün doruğuna ulaşmış.
1186 yılında gezegenlerin Terazi burcunda toplanmasıyla ve 1962 yılında Kova burcunda toplanmasıyla ilgili felaket öngörülerinin çıkmaması da tarihteki en ünlü başarısız olmuş öngörülermiş.
1920'li ve 1930'lku yıllarda Moskova Üniversitesi'nde Prof. Tchijevsky Güneş lekelerinin salgın hastalıklardan, savaşlardan ve sosyal devrimlerden sorumlu tutulabileceğini göstermiş. Ancak o dönemin lideri Stalin bu toplumsal olayları kozmik kuvvetlerle açıklamaya çalışan bilim adamının bu çalışmalarına çok olumsuz bakmış. Yazar Jerome burada, istatistiksel çalışmalarının çoğunun yanlış uygulanmış olduğunu, doğru uygulanmış olanlarının sonuçlarınınsa boş çıktığını söylüyor. Sık yapılan istatistiksel yanlışlardan birinin örnek sayısını az tutmak olduğunu iddia ediyor ki, bilimsel anlamda n=>30 olduğunda istatistiksel olarak topluluğun geneli hakkında bilgimiz olabilir. Bana öğretilen bu en azından. Yazar burada astroloji karşıtlığının uçlarında dolaştığından, okuyucuya bence eksik bilgi veriyor. Kendi verdiği örnekte 10.000 astronot kişi içinde 1000 tanesinin Koç olması durumunda astronotlar Koç burcundan çıkıyor diyebileceğimizi öngörmüş, ancak bu tamamen yanlış ve saptırılmış bir bilgi; çünkü istatistiksel olarak anlamlılık p değerinin 0.05'e eşit veya altında olmasıyla değerlendirilir.
Choisnard, 200 ölüm horoskobu üzerinde çalışmış ve ölüm sırasında Mars ile Güneş kavuşumunun beklenenin en az 3 katı, Satürn-Güneş kavuşumunun da beklenenin 2 katı olduğunu saptamış. Ancak değerli bir diğer araştırmacı olan ve astroloji üzerine yaptığı başarılı istatistiklerle tanınan Michael Gaugelin örnek sayısının çok az olduğunu belirtmiş ve örnek sayısının az olduğu çalışmalarda, bu tür durumların beklenenden sapmasının hiç de şaşırtıcı olmadığına işaret etmiş.
1000 adet 90 yaşındaki kişinin haritasına bakan İngiliz astrolog John Addey, geleneksel olarak kısa ömürlü olduklarına inanılan Balık''ların sayısının, yine geleneksel olarak uzun ömürlü olduğu sanılan Oğlak'lardan hiç de az olmadığını görmüş. Bu onu hayal kırıklığına uğratmış, ancak haritalara daha detaylı baktığında, 90 yaşındaki deneklerin çoğunda ''ayrılma açıları'' olduğunu saptamış. Bu istatistiksel çalışmalar temelinde yükselen yeni ''astrobiyoloji'' akımıyla coşmuş olan Addey, çocuk felci hastalarının da daha çok 12. ve 120. harmoniklerde doğma eğiliminde olduğunu göstermiş. Yazar Jerome burada 12. ve 120. harmoniklerin herhangi bir fiziksel gerçekliğe karşılık gelmesinin imkansız olduğunu söylüyor.
Krafft, 115 ünlü müzisyenin Ay-Uranüs kavuşumuna bakmış: Doğumlar Oğlak, Kova ve Balık burcunda yığılma eğilimindeymiş. Jerome burada toplam sayının az olduğuna dikkati çekiyor, ancak bence istatistiksel olarak anlamlı (n=>30). Jerome'nin bir diğer dikkati çektiği konu ise, neden bu kavuşumun Terazi, Akrep ve Yay buçlarında bulunmadığı. Yanıtını alaylı bir şekilde kendisi veriyor; çünkü bu yıllar boyunca Uranüs hiç bu burçlarda bulunmadı! Evet ama Bay Jerome, demek geldi içimden, Krafft gibi bir deha tabii ki bunun farkındadır; onun kanıtlamak istediği şey kavuşumun hangi burçlarda olduğu değil, müzisyen olmak için Ay-Uranüs kavuşumunun natal haritada tetikleyici olabileceği idi. Jerome'den bir bilgisizce saptırma daha (Onun yerinde olsam, bu kitabı yazmadan evvel, adamakıllı astroloji öğrenirdim!).
Başka bir çalışmada Krafft 2817 müzisyenin çoğunun Boğa olduğunu göstermiş. Jerome burada geleneksel olarak Boğa burcunun müzikle ilişkilendirilmediğini, bunu söyleyenin ilk kez Krafft olduğunu iddia etmiş.
Krafft bununla da yetinmeyip 1923 yılında ''Kozmozun İnsan Üzerine Olan Etkileri'' adlı bir doktora tezi yayımlamış. Ancak Cenevre'deki profesörler kariyer seçiminde gezegen etkilerine ilişkin bu tezi kabul etmemişler, ne tuhaftır ki, istatistiksel yöntemin yanlışlığını da gösterememişler.
Jerome kitabın bir yerinde şöyle emrediyor: '' Bu arada astroloji yandaşlarını ve astrologları uyaralım: astrolojinin geçersizliğini göasteren son istatistiksel sonuçları onayınız ve gezegen etkilerini araştırmaktan vazgeçiniz. Astrolojinin bilimsel temeli olamaz; çünkü astroloji bir büyü dizgesi olarak doğdu. Tanımı gereği bilimsel astroloji diye bir şey olamaz!''
Çekoslovakya'da yaşayan bir bilim adamı olan Dr. Eugene Jonas, kadınlarda maksimum üretkenliğin Ay-Güneş doğrultusunun kadının natalindekine en çok yaklaştığı anda gerçekleştiğini iddia ediyormuş, üstelik %98 başarı oranları varmış (Bu yöntemi kardeşimin arkadaşında denedik ve kızcağız 5 yıllık evlilik ve sayısız başarısız tüp bebek denemesinden sonra bu yöntemi deneyerek hamile kaldı, şu anda bebek bekliyor; tabii bu Jerome'a göre tamamen rastlantısal bir olay olurdu, ama ben onun kadar emin değilim çok şükür ki ).
Yazar Jerome, kitabın bir yerinde astrolojinin insan psikolojisi üzerine etkilerinden sözediyor ve astrolojinin uyartılmış öz hipnoz olduğunu iddia ediyor. Dediğine göre astrolog kendisine ve müşterisine bir çeşit hipnoz uyguluyormuş farkında olmadan.
Diğer yandan, Amerikalı astrolog Myra Kingsley'in müşterilerinin yaşamlarına ne denli hükmettiğini ve bazılarını depresyona kadar sürüklediğini görüyoruz Jerom'un kitapta anlattıkları boyunca, ki 2. dünya savaşında aynı şeyi Nazi astrologlardan biri, ünlü bir Alman Albay'a yapmış, adam intihara sürüklenmiş! Kingsley, müşterilerine yazgılarına boyun eğmeleri gerektiğini söylermiş, ayrıca mutsuzluklar ve acıların değişmeyeceği konusunda acı bir söylev çekermiş (Ne talihsiz insanlarmış bu kadına inananlar!).
Jerome'a göre, astrologlar, kendilerine danışan kişiye bilinçli ya da bilinçsiz olarak psikolojik sondaj yaparmış, ki bu sondaj, ehliyetsiz ellerde olduğundan karşıdaki kişinin psikolojisinde derin çözülmelere kadar gidebilen tahribatlar yaratırmış. Danışanın bilinçaltına dek inen astrolog, farkında olmadan kendi de trans durumuna geçip, ufak kişilik yarılmaları yaşarmış Ancak bu kişilik yarılmaları önemsiz boyutlarda olurmuş.
Astrolog, karşı tarafın mimiklerinde ve ses tonundaki ufak değişiklikleri bilgiye çevirebilecek denli matematiksel yeteneğe sahip olduğunda, öngörülerinin başar şansı artarmış. Oysa farkında olmadan istemsiz kasılmaları yakalayabilen dikkatli bir gözlemciymiş astrolog (!). br /> Jerome, telefon konuşmaları ile öngörü yapan başarılı astrologlar içinse şöyle diyor: ''Astrolog, müşterisiyle yaptığı telefon konuşmalarında ipuçlarını ve işaretleri bilinçdışı olarak algılamış olabilir (190 sayfa boyunca bilimsellikten söz eden bir bilim yazarı için talihsiz buldum bu sözleri , 'bilinçdışı derken neyi kastettiniz Bay Jerome?' diye yazdım bu paragrafın yanına!). İşin içinde kuşkusuz, şans ve zekice tahminde bulunmak da var. Ancak müşterisiyle telefonda konuşmadan elde ettiği yarar olmadan bu denli yüksek başarı sağlaması olanaksızdı.''
Kitabın son bölümünde de, yazar Jerome, astrolojinin istatistiksel gizi üzerine yorumlar yapmış. Ve her bireyin birbirinden farklı olduğunu savunan astrologları yalancı olarak tanımlamış. Herhangi bir Güneş burcunun, herhangi bir kişiye uygun düşme olasılığının %50 olduğunu savunmuş. Zaten bu uygun düşmezse, haritada uygun düşecek bir yükselen burç, bir Ay burcu dahi olduğunu da eklemiş. Bir haritada başarılı bir astrologun gönderme yapabileceği en az 19-20 öge olduğuna ve bunlardan en az yarısının bir kişiye uyacağını da iddia etmiş
En sonda yazar Jerome, 192 bilim insanının imzaladığı astroloji karşıtı bildiriyi de eklemiş.

Birçok yerde durup düşünmemi sağladı bu kitap ve ne iyi ki, astroloji tarihi ve araştırmaları hakkında da epey bilgim oldu. Bu anlamda kitabın yararı tartışılmaz. Bir tür bir bilgi hazinesi olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Nerede eksik olduğumuzu bilirsek, o ölçüde gücümüzü artırabiliriz sonuç olarak.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevgiler..