16 Temmuz 2020 Perşembe

PANDEMİ SÜRECİNİN ÖĞRETTİKLERİ


Kolay değildi.. Mart ortasında başlayıp Haziran başında gerilemeye başlayan pandemi süreci hepimizi yordu ve hayatımızda, kişiliklerimizde, yaşam biçimimizde derin ve kalıcı değişiklikler yaptı.
Bir hekim olarak virüs enfeksiyonlarından nasıl korunacağımı, enfekte olma durumunda neler yapılabileceğini ve iyileşme sürecini az çok bilmeme rağmen, Covid-19 hakkında duyduklarım, okuduklarım, bugüne kadar öğrendiklerimi tekrar sorgulamama neden oldu. Bir kere, bu virüs, bütün ezberleri bozup çok çeşitli yollardan bulaşabiliyor ve enfeksiyon durumunda çeşitli şekillerde hastalık oluşturabiliyordu. %90 iyileşme oranını bilmeme rağmen, ben de herkes gibi önlemleri had safhada alarak bu süreci atlattım. Atlattım diyorum ama, önümüzdeki dönem neler olacağı hakkında da pek bir fikrim yok ve medyada okuduklarım da net bir şey söylemiyor..
Bu süreçte hepimiz çok çeşitli bilgi kaynaklarından beslendik ve pandemi hakkında hepimizin kafası çok karıştı. Çeşitli uzmanların bazen birbirine zıt açıklamalar yapmaları da her şeyin üstüne tuz biber oldu.
Pandemi sürecinde:
Alışverişlerimizi büyük bir dikkatle yaptık, toplu alanlara girmemeye çalıştık.
Daha önceden alıp giyemediğimiz ayakkabılarımız ve giysilerimizi görünce, tüketim sevdamızın ne kadar gereksiz olduğunu farkettik.
İşlerimiz ve hayat koşuşturmacası arasında görmek için bahane yaratmadığımız sevdiklerimizin ne kadar değerli olduğunu, bir el sıkışmanın, sıcacık bir kucaklaşmanın değerini anladık.
Daha önceleri hayatın ne kadar zorlaştığından ve insanlardan yakınırken, bir günü layıkıyla yaşamanın ve sağlıklı kalabilmenin en önemli şey olduğunu bize ufacık bir virüs öğretti.
Tüm dünya insanlarının bir virüsün karşısında nasıl da eşitlendiğini ve kimsenin diğerinden farkı olmadığını öğrendik.
Hep kendi iyiliğimizi ve refahımızı düşünürken, bireyin, yani parçanın iyiliğinin bütünün iyiliğinden ayrılamayacağını öğrendik. Öyle ya, bu beladan tek başına kurtulmaya çalışmak imkansızdı, tüm dünyanın kurtuluşuyla mümkündü her birimizin kurtuluşu..
Kısacası, aslında tüm dünya insanlarının düşünüşünde çok büyük değişimler yarattı bu süreç. Ve bundan sonra dünya asla eski dünya olmayacak; ben kendi adıma, sevginin ve iyiliğin daha fazla ön plana çıkacağını, bencilliğin, benmerkezciliğin yerini toplum ve insan sevgisinin alacağını düşünüyorum ve buna inanıyorum.
Sağlıklı, neşeli ve huzurlu günler dileğiyle..
Doç. Dr. Funda Aksu

17 Nisan 2019 Çarşamba

BİLGİYİ VE ALGIYI ÇARPITMA SORUNU

Tolga Yıldız’ın 'Sosyal Bilimlerin Krizi Psikoloji Örneği' adlı bir makalesini okudum (https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/04/07/sosyal-bilimlerin-krizi-psikoloji-ornegi/), oldukça akıcı ve kışkırtıcı bir makale yazmış. Google Amca’nın verdiği bilgilere göre İstanbul Üni. Edebiyat Fak. Psikoloji bölümünde Araş. Gör. Dr. olarak çalışıyormuş.
Yazının çoğundan hoşlanmakla beraber, aşağıya alıntıladığım bazı yerlerinde yanlış ya da kasti olup olmadığını anlayamadığım hatalar yapılmış olduğunu düşünüyorum.
Şöyle diyor ilk paragrafta:
‘Sosyal bilimler derin bir krizin içinde. Bu kriz, ilk önce, dünyanın en saygın psikoloji dergilerinde yayınlanmış olan araştırma raporlarının yüzde 90’ının tekrarlanamadığı tespiti ile su yüzüne çıkmıştı (Replication Crisis, 2018). Böylece bir bilim disiplini olan psikolojinin, bilimsel yöntemin ilk kuralı olan “bir gözlemin bilimsel sayılabilmesi için aynı koşullarda bağımsız gözlemciler tarafından da tekrarlanabiliyor olması” kuralını on yıllardır ihlal etmekte olduğu anlaşıldı. Kısa zaman içinde bu sorunun sadece psikolojiye has olmadığı da görüldü. Sosyal olguları araştıran tüm bilim disiplinlerinde genel bir “disiplinsizlik” hali artık ilk bakışta göze çarpıyordu. Peki, neden? Böyle bariz bir hata nasıl bu kadar örgütlü bir şekilde hem de on yıllar boyunca sürdürülmüş ve görmezden gelinmiş olabilir?’
Şimdi burada bir çarpıtma veya algıyı yönlendirme diyebileceğimiz bir düşünce silsilesi var. Saygın dergilerde yayımlanan her çalışmanın aynı koşullarda ve aynı sosyal grupta yapılsa dahi, farklı sonuçlar verebilme ihtimali her zaman vardır zaten. Hele bunu dünyanın farklı bölgelerinde, farklı sosyal gruplardan ve yaştan insanlarda yapıyorsan zaten aynı sonuç çıkmasını da çok bekleyemezsin. Bu bir ‘disiplinsizlik’ hali değil, aslında tam anlamıyla bilimin kendisidir. Bilim zaten kendini tekrar etmeme üzerine kuruludur.
Bir başka yerde şöyle demiş:
‘Öğrenme, DNA’ya kodlanmaz, DNA’yı değiştirmez, bir sonraki kuşağa aktarılmaz ama aynı DNA’ya sahip olan nöronlar arasındaki ilişkileri değiştirir. Bu yeni sinir organizasyonunun öyle olmasının sebebi, artık sadece DNA’dan kaynaklı değildir. Nöronlar arası ilişkiler de etkilidir. Bu ilişkiler ise o bireyin çevresine uyumu sırasında kurulmuştur.’
Oysa epigenetik diye bir şey var: Epigenetik, DNA diziliminde herhangi bir değişiklik olmaksızın kromatin ve DNA’da reverzibil nitelikte meydana gelen moleküler değişiklikleri kapsayan kalıtsal mitotik çalışmalar olarak tanımlanır. Başlıca epigenetik süreçler metilasyon, kromatin modifikasyonu, fosforilasyon, ubiquitinilasyon ve sumuilasyondur. Bunlar arasında, DNA metilasyonu ile kromatin modifikasyonu en iyi bilinenidir. Kromatin, çekirdekte bir araya getirilen bir protein (histon) ve DNA kompleksidir. Bu kompleks, mikroRNA’lar ve küçük RNA interferansı (RNA girişimi) gibi bazı RNA formları, enzimler ve asetil gruplar gibi maddeler tarafından değiştirilebilir. Bu değişiklikler gen ifadesinin etkilenmesine neden olarak kromatin yapılarını da değiştirir. Öğrenilmiş stres ve kaygı bozukluğunun 3 kuşak boyunca aktarildığına dair çalışmalar var (Franklin TB, Linder N, Russig H, Thöny B, Mansuy IM. Influence of early stress on social abilities and serotonergic functions across generations in mice. PLoS One 2011; 6(7): e21842.).
Başka bir yerde de şunu yazmış:
‘Kültürel davranış biyolojiye indirgenirse, bu, otomatikman atomların roman yazdığı, nötronların ibadet ettiği saçmalıklarına götürür bizi. Çünkü biyoloji neden fizikleştirilemesin ki. Bazı atomlar canlı olmayı mı seçerler! Yeni çağ bilimcilerine göre dinler saçmalık ama bu bilimci animizm çok mantıklı. Evrenin her 1035 metresinde fiziğin standart modeli işler. Bu yazıyı yazarken de okurken de hiçbir şey bu modele aykırı değildir. Ancak bu model, neden böyle şeyler yazdığımı ve bu sembolleri nasıl algıladığınızı açıklamaz. Tıpkı kendini tekrar üreten molekülleri (canlılığı) açıklamadığı gibi.’
Neden açıklayamasın ki? Burada yazarın ne demek istediğini anlayamadım. Aslında tam da ‘Doğa Ana’ bu şekilde işler! Karıncaların davranış modelleri ve insanın davranış modelleri arasında hiçbir fark yok, aynı ‘kod’ geçerli bence
Yoruldum ama devam edeceğim, bir yerde de böyle yazmış:
‘Evrim teorisi de bir biyoloji teorisi ve kültürel fenomenlere uygulanamaz. Biyolojik yapı ve süreçlerin evrimi, ancak kültürel fenomenlerin tarihi vardır. Sosyal olguları tarih dışı kılıp “evrimsel psikoloji” diye hiçbir tarihsel koşul ve kültürel çeşitliliği açıklamadan basiretsiz bir yapısalcılık mı yapacağız! Geçen yüzyıl boyunca da çift beynin dedikodusu böyle yapılmıştı. Sol beyin analitik, sağ beyin duygusal. Hatta sol beyin eril, sağ beyin dişidir. Yok Batılıların sol beyni iyi, yok Doğuluların sol beyni kötü. Bugün aklı başında görünen kimse bu saçmalıkları açıkça savunmuyor artık ya da büyük ihtimalle gözden düştükleri için pek kimse hatırlamıyor olabilir. Çünkü bu çıkarım, çok zayıf bulgular üzerinden gayet arkaik faşizan bir ezberin bilim kisvesi altında tekrar gündem edilmesinden başka bir şey değildi. Fakat bugün kimse birçok türün beyninin yarık, yani ikiye ayrılmış olduğunu inkâr da etmiyor. Tırnak içinde “iki beynimiz” var ama buradan şu beyin matematik, şu beyin şiir beyni filan demek abes. Bugün de ayna nöronları aynı şekilde anlam manyağı yapmaya çalışıyorlar.’
Bir sosyal bilimcinin düşüncesini bu kadar keskin ve sorgulanamaz bir şekilde ifade etmesi bana göre yazarın talihsizliğidir. Başka da bir şey diyemeyeceğim

13 Eylül 2017 Çarşamba

EINSTEIN VE SCHRÖDINGER’İN EVRENİ




Kırmızı Kedi Yayınları’ndan 2015 yılında çıkmış olan Paul Harpern’in kitabı ‘Einstein’in Zarı ve Schrödinger’in Kedisi’ kitabını yeni bitirdim. Fiziğin bu iki devinin bilimsel yolculuklarını, başarılarını, başarısızlıklarını ve bitmeyen dostluklarını anlatıyordu bu kitap. Serhat Atay’ın çevirisini ne yazık ki çok beğenmedim, pek çok yerde anlam boşlukları ve hatalar vardı. Daha iyi bir çeviriyle, çok daha keyifli bir okuma olabilirdi, ama her neyse, benim için her zaman sonuç önemlidir: Lezzetli bir kitaptı..
10 yıldan fazla süren dostlukları 1947 yılındaki bir medya savaşının sonucunda kesintiye uğrayan bu dahi ikili, doğadaki birliği tek bir formülle açıklama yolunda epey çalışmışlar, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Özellikle Einstein, kütleçekim ve elektromanyetizmanın pek çok ortak yanı olduğuna hükmetmiş, ve hayatının sonuna kadar bu ikisinin aslında tek bir kuvvetin eseri olduğunu kanıtlamak için uğraş vermişti. Schrödinger’in ise ‘insanların ortak bir köke sahip olduğuna ve doğadaki her şeyin aslında tek bir varlık olduğuna ilişkin derin bir sezgisi vardı’.


Benim esas bilmediğim ve derin bir hayretle kitaptan öğrendiğim şey, bu iki dahi fizikçinin gerek hayat görüşlerinde, gerekse temellerini attıkları fizik kuramlarının üzerinde çok büyük etkisi olan, felsefe sevgileri ve bilgileri oldu. Evrenin işleyiş mekanizmasını açıklamaya çalışan 10. Yüzyıl Alman filozofu Arthur Schopenhauer ve doğulu filozofların, Schrödinger’i fazlasıyla etkilediği belirtiliyordu kitapta. Öyle ki, Schödinger Schopenhauer’ı ‘Batı’nın en büyük fikir insanı’ olarak nitelendirmiş ve doğu felsefelerini de içine alan fikirlerini ‘Dünya Görüşüm’ adlı kitapta toplamıştı.
Einstein’a gelince, kuantum belirsizliği üzerine sorulan bir soruya yanıt olarak: ‘Tanrı asla zar atmaz!’ demişti. Tanrı derken, Hollandalı 17. Yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’nın tarif ettiği Tanrı’yı kastediyordu: Olası en iyi düzenin simgesi. Spinoza, doğayla aynı anlama gelen Tanrı’nın rastlantıya yer bırakmayacak şekilde sabit ve sonsuz olduğunu savunuyordu. Einstein'a göre evrenin işleyişi aslında tek bir kuvvetin eseriydi. Bulunan tüm formüllerin aslında tek bir formülle izah edilebileceğine olan inancını hiçbir zaman kaybetmedi. Ve dünyanın rastlantıyla yönetildiğini kabul etmeyi reddetti.
Ömer Hayyam’ın ‘Rubailer’indeki bir dörtlük, Einstein inancını özetliyor gibiydi:
Olanların olacağı belliydi çoktan,
İyiyi kötüyü yazmış kaderi yazan,
Ta baştan gereği düşünülmüş her şeyin,
Neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?..


Schrödinger’in mezarında da ‘Her şey, tek bir şeydir’ yazısı yer almaktadır.
Bu iki bilim insanının dünya görüşleri ve siyasi olaylar karşısında aldıkları tavırlar da gerçekten oldukça etkileyicidir. Naziler çok etkin ve sert tutumlarına rağmen ne bir
Yahudi olan Einstein’i, ne de Yahudi olmayan Schrödinger’i tutsak edebilmişlerdi. Aynı dönemde yaşamış olan başka bilimcilerin aksine, özellikle Schrödinger, ikinci vatanına dönmemek pahasına da olsa, bilimsel platformda Nazilerle işbirliği yapmayı reddetmiştir.
Çokça fizik teoremlerinin de anlatıldığı, bazılarını anlayıp bazılarını bilgi yetersizliği nedeniyle çok da anlayamadığım kitaptan benim aldıklarım hemen hemen bunlar oldu. Ha bir de Einstein’in aort anevrizmasıyla yaşayıp hastanede kalmak yerine evinde yaşamayı tercih etmesi ilginç geldi bana. Bilimle iç içe ve tüm olasılıkları bizim kat kat üstümüzde hesaplayabilen dahi birinin bu tercihi, üzerinde düşünülmeye değer olabilir kanımca.
Eğer dâhilerin de hatalar yapabileceğine inanıyorsanız, bu kitabı okumanızı öneririm:)




18 Temmuz 2017 Salı

SİZ SURAT OKUMAYI BİLİR MİSİNİZ?


Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını henüz bitirmiştim ki, 'Sen Surat Okumayı Bilir misin?' adlı kitabın YKY'den çıktığını öğrendim. Tabii dumanı daha tüterken gidip satın aldım. Bu yazın en müthiş kitabı değil belki ama oldukça ilginç bir kitap olduğu kesin.

Kara Kitap okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Tuhaf hikayelerle dolu, eski, mistik zamanları anan bir serüvendi roman kahramanının yaşadığı. Pamuk romanda ara ara okura sesleniyor ve bilmecelerden bahsediyordu. Sanki 'Benim Adım Kırmızı'da da yaptığı gibi ufak ufak ipuçları veriyor, sayfalar sonra olayı açıklığa kavuşturuyordu. Ama itiraf edeyim, romanın bütünündeki bilmeceyi çözdüğümden emin değilim hala.. Belki de kitabı ilginç yapan şey de budur; anlaşılmasının zor olması.. Okurken arada bir Pamuk'un bilmeceleri çözmeye çalışan okurla eğlendiğini de düşünmedim değil. Senelerce önce 'Yeni Hayat'ı okurken kapıldığım bir duyguydu bu: Yazar sizi bir sarmalın içine doğru çekiyor ve çıkışı ancak onun yardımıyla bulabiliyordunuz. Selçuk Demirel de bunu çözmüş olmalı ki, çizimlerinde hep sarmaldan çıkan bir insan var.

Kara Kitap'ın en ilgi çekici bölümlerinden biri de 'Hurufilik' ve surat okuma sanatıydı. Roman kahramanı şehirde kaybolan karısı Rüya'yı ararken binbir türlü eski ve mistik bilgiye ulaşıyordu. Pamuk bu bölümde zamanında çok yayılmış bir tür akım olan yeryüzündeki işaretlerden dünyayı ve olacakları anlama sanatının babası Fazlallah'ı ve Hurufilik'i anlatıyordu uzun uzun. İşte çizerin Orhan Pamuk'la söyleşilerinden sonra bu kitap ortaya çıkmış.

Orhan Pamuk'un derin Kara Kitabı'nın resmedilmesini, bu zorlu işin üstesinden Selçuk Demirel başarıyla gelmiş.. Bana kalırsa kitabın en çarpıcı metinlerini, yazarının duyarlılığına en yakın biçimde çizmiş..

Aslında olan, Pamuk ve Demirel'in üç yıla yakın arkadaşlıklarının edebi bir eserle taçlandırılması: 'Kelimelerin ve resimlerin ruhunun aynı olduğuna inanan ve yazdıkları ve çizdikleri birbirine kardeş olan biri yazar diğeri ressam olan iki kişinin kaleminden, fırçasından çıkan' bir kitap bu..

Kara Kitap'ı okuyup aklında hala soru işaretleri kalan okurlar için..

3 Nisan 2017 Pazartesi

EL DUENDE

John Berger adını ilk kez Tıp Fakültesi ikinci sınıfa giderken, 1987’de duymuştum. O sıralar bizim kuşak arasında popüler bir kitabı vardı: ‘Görme Biçimleri’. Bu kitap sayesinde ilk kez bir ressam-yazarın olağanüstü görüş yeteneğiyle bizlere sunduğu pencereden bakıyorduk dünyaya. Klasik anlamda bir ‘yazar’ sayılmasa da, Berger, benim unutulmaz yazarlarım arasına çoktan girmişti. Berger’i geçtiğimiz Ocak ayında, 91 yaşında yitirdik..


Şimdilerde iki kitabını daha okuyorum, ‘Hoşbeş’ ve ‘Sanatla Direniş’. Berger bu kitaplarda, eskiden olduğu gibi sanki yazmıyor da, okuyucuyla bir diyaloğa giriyor; adeta sohbet ediyor. Hem öyle dostane, öyle candan bir sohbet ki bu, kitaba ara verdiğinizde onunla tekrar buluşup konuşmak için büyük bir istek duyuyorsunuz. Okurken yazar hakkında bir şeyi daha fark ettim: Berger kendi muhteşem, sözcüklere sığmaz derinlikteki bakış açısını yavaş yavaş size de bulaştırıyor, kitabı okuduktan sonra aynı kişi olarak kalmanız çok zor..
‘Hoşbeş’ adlı küçük denemelerden oluşan kitabının bir yerinde, Berger, bir Flamenko şarkıcısından bahsederken ‘el duende’ diye bir kavramdan söz ediyor. ‘Duende, bir performansı unutulmaz kılan bir özellik, bir titreşimdir. Şarkıcı kendi dışından gelen bir güç ya da cebir tarafından ele geçirildiğinde, içine bir şeyler yerleştiğinde meydana gelir. Duende geçmişten gelen bir hayalettir. Unutulmaz olmasının sebebi geleceğe hitap etmek için şimdiyi ziyaret etmesidir.’ diyor. Bu büyülü sözcük, ilk kez 1933 yılında İspanyol şair Garcia Lorca tarafından anlamlandırılmıştı; ‘Bütün sanatlar’ demişti Lorca, ‘duende’ye muktedirdir, fakat doğal olarak en çok müzikte, dansta ve sözlü şiirde kendine yer bulur, zira bunlar yorumlanmak için etten bir bedene ihtiyaç duyarlar, zira sürekli bir şekilde doğan ve ölen hatlarını kesin bir şimdiki zamana yayan biçemlerdir bunlar.’


Bana kalırsa bütün büyük yazarlarda, müzisyenlerde, ressamlarda, dansçılarda ‘el duende’yi deneyimleyebiliriz. Berger’in kitaplarında satırlardan taşıp size doğru akan o içten enerjisini hissetmemeniz mümkün değil. Peki Orhan Pamuk’un kitaplarındaki o mahrem, derin ve gizemli titreşimlerini deneyimlemeyen okur var mıdır?
Ferzan Özpetek, bir söyleşisinde ‘duende’nin ancak doğuştan var olabileceğini söylemiş, ona katılıyorum. Her türde sanatın iyisine, çok iyisine tanık olabiliriz, ama ancak bizi heyecanlandıran ve uzun süre hafızalarımızdan silinmeyen, hatta izledikten/okuduktan sonra bizi başka biri yapan performanslar vardır, işte onlar ‘el duende’ olarak nitelendirilebilir ancak..
John Berger’in anısına saygıyla..

17 Kasım 2016 Perşembe

ADANIN BÜYÜSÜ (The Magic of Belle Isle)



Yönetmen: Rob Reiner
Oyuncular: Morgan Freeman, Emma Fuhrmann, Virginia Madsen

Morgan Freeman’ı severim, oynadığı filmleri ise, daha çok severim. Nedeni şu: Freeman filmlerinde bize her zaman ‘gerçek’ karakterler sunar, oynadığı kişilerle orda veya burda karşılaşmış, tanımış olabiliriz, o denli hayatın içinden portrelerdir. Abartısız oyunculuğu ile canlandırdığı karakteri adeta bir elbise gibi üzerine giyer ve her nasılsa her seferinde bizi o kişi olduğuna inandırır. İşte Adanın Büyüsü filmindeki Monte Wildhorn karakteri de böyle bir Freeman klasiğiydi.

Filmin Konusu: Huysuz bir ihtiyar olan Monte (Morgan Freeman), genç yaşta geçirdiği bir kazadan sonra tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, ünlü bir yazardır. Karısının ölümünden sonra hayatla olan bağını koparmış, alkol bağımlılığı nedeniyle yazmayı bırakmış ve altın yıllarını değerlendirmek üzere Belle Isle'a taşınmıştır. Komşusu Charlotte (Virginia Madsen) ve kızları ile tanıştıktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Bakmakla yükümlü olduğu ev sahibinin köpeği de ona yaşanın ne denli güzel bir şey olduğunu yeniden hatırlatacaktır. Monte tekrar yazmaya başlar, komşunun yetenekli küçük kızına hikaye yazmayı öğretir ve daha önce yazdığı bir hikaye film yapılmak üzere yüklü bir fiyata satılır..
Film göl manzaralı çok güzel bir tatil beldesinde geçiyor. Manzaralar gerçekten muhteşem. İnsanların müzik yoluyla da anlaşabileceğini gösteren sahneler bence çok iyiydi. Monte’nin köpeğiyle olan diyalogları da yüzünüzde tatlı bir gülümsemeye neden olacak.

Son söz: Hayatın artık bitti zannedildiği noktada, umudun ve güzelliklerin nasıl insanın karşısına bir anda çıkıvereceği ve aslında yaşadıkça hiç bitmeyecek bir devinim içinde olduğumuzu hatırlatan çok çarpıcı bir filmdi..
Bu filmi izlerseniz mutlu olacaksınız, söz:)

16 Kasım 2016 Çarşamba

3D (ÜÇ BOYUTLU) YAZICILAR VE GELECEĞİMİZ - Doku ve organ üretimi ile gelecekte sonsuz yaşam mümkün olabilir mi?


2010 yılında Repo Men adlı ilginç bir film izlemiştim. Filmde, günümüzden çokta ileride olmayan bir yakın gelecekte, ‘The Union’ adında bir şirket, insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için yüksek teknolojiye sahip yapay organlar üretiyor fakat bu organları neredeyse hiç kimsenin ödeyemeyeceği kadar çok yüksek fiyatlara satıyordu. Yine bu şirket, insanların zor durumlarından faydalanarak bir şekilde bu organları onlara satıp hayatlarını kurtarıyor, ancak satın alınan tıbbi ürünün ödemesi geciktirilirse veya uzun bir süre ödenmezse, devreye Repo Men denen şirket elemanları giriyor ve ürünü her ne pahasına olursa olsun geri alıyorlardı. Filmin bu kısmı oldukça ürkütücüydü doğrusu..
Güzel haber şu ki, bu günlerde artık yapay organ üretmek bir ütopya olmaktan çıkmış durumda. 3D baskı teknolojisi son yıllarda çok hızlı bir gelişme gösterdi ve neredeyse duymayan kalmadı. 3D yazıcılar, teknolojinin el verdiği boyutlarda, yaratıcı fikirleri ve tasarımları hızlı bir şekilde gerçek modellere dönüştürüyor. Günümüzde başta endüstriyel üretim olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılan bu teknoloji, tıp alanında çığır açan yeni bir gelişmeye de imza atıyor: İnsan hücrelerinin kullanıldığı 3D bio-yazıcılar ile canlı doku ve organ üretimi. Hayal gücüne sınır tanımayan bu teknoloji, doku ve organ nakli ile hayat kurtarmak gibi can alıcı bir noktada insanlığa hizmet etmeye devam edeceğe benziyor.
Günümüzde birçok insan, çeşitli hastalıklar sonucunda organ yetmezliği ile karşı karşıya kalıyor. Ayrıca kanser veya yaralanmalar neticesinde birçok kişinin çeşitli vücut parçaları, doku ve organları mecburen ameliyatla alınıyor. Tüm bu insanlar için tek çare, kaybettiklerinin yerini alabilecek yeni bir parça, doku veya organ nakli. Dünya genelinde yaklaşık 400 bin kişi organ nakli için sırada bekliyor. Türkiye’de ise bu sayı 30 bin civarında. Organ nakli bekleme listesinde ilk sırada böbrek yer alıyor. Böbreği karaciğer, kornea, kalp, akciğer, pankreas ve kalp kapakçığı izliyor. Organ bağışı ve uygun donör sayısı ise ihtiyacı hiçbir zaman karşılamaya yetmiyor. Her yıl binlerce kişi organ nakli beklerken yaşamını yitiriyor. İşte tam da bu noktada, ihtiyaç duyulduğu anda gerçek doku ve organları hızlı ve seri bir şekilde üretebilecek bir teknolojinin varlığı gerçekten çok işe yarardı.


3D yazıcılar özellikle tıp alanında yeni atılımların yapılmasına olanak verdi. Bugüne kadar üç boyutlu yazıcılarda canlı dokuya ve biyolojik işlevlere zararlı olmayan malzemeler kullanılarak üretilen biyo-uyumlu protezler ve vücut parçaları, birçok insan için umut kaynağı olmuştu. Hastaların çeşitli nedenlerle parçalanan, kaybedilen ya da cerrahi müdahale ile çıkarılan kafatası, göğüs, çene, el, kol, bacak, kalça ve diz kapağı kemiklerinin ya da kıkırdak dokuların yerine titanyum tozu kullanılarak 3D yazıcıda üretilen vücut parçaları ekleniyordu. Titanyum vücuda uyum sağlayabilen bir madde olduğu ve doku tarafından reddedilme riski bulunmadığı için sıklıkla tercih edilen bir malzemeydi. Örneğin, kanserli bir çocuğun boyun kısmındaki hastalıklı kemik dokusu çıkarılarak yerine 3D yazıcıdan çıkan parça yerleştirilebiliyor. Gene aynı şekilde 2 yaşındaki bir çocuğa biyo-polimer bir malzeme kullanılarak üretilen bir soluk borusu takılabiliyor. 3D yazıcıyla kemik ve kıkırdak dokusu üretmekte en büyük gelişme ise Hollandalı bilim insanlarının, 2015 yılında ürettikleri kafatası implantıdır. Bu hastaya özel, dayanıklı plastik malzemeden üretilmiş olan implant, 22 yaşında, kemik rahatsızlığı olan bir hastaya yerleştirilmiştir. 3D yazıcılarda üretilen yüz, deri, burun ve kulak gibi vücut parçası örnekleri de vardır. 3D yazım, sadece sağlık sektöründe değil, aynı zamanda otomotiv, havacılık ve savunma endüstrilerinde ve daha birçok alanda birçok yeni uygulama imkânı bulan nispeten yeni ve hızla genişleyen bir üretim yöntemi oldu.

3D Bio-Yazıcılarla Canlı Doku ve Organ üretimi


Gün geçtikçe daha da önem kazanan ve insanların daha çok ilgisini çeken üç boyutlu yazıcı teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. Şüphesiz şu anda en çok ilgi çeken konu ise 3D bio-yazıcılarda canlı organ ve doku baskısı alabilmek. Birkaç yıldır bilim insanları 3D bio-yazıcılar sayesinde canlı hücrelerin kullanıldığı çeşitli insan organları tasarlıyorlar. İlk 3D yazıcı ile canlı doku üretimi 2009'da Novagen 3D Printing Technology'le başlamıştır. İlk zamanlarda sadece doku baskısı alınabilirken artık bugünlerde organ baskısı alınabiliyor. Bu baskı teknolojisi en çok kemik ve kıkırdak dokusu baskısı için kullanılıyor. Hangzhou Elektronik Bilimler ve Teknoloji Üniversitesi’nde ise araştırmacılar 3D yazıcı sayesinde kulak ve burun doku baskısı alabiliyorlar. Araştırmacılar, 3 boyutlu doku veya organları bio-yazıcı kartuşu içindeki hücre ve benzeri bio-materyallerle sağlıyor. Örneğin bir çift insan kulağı çıkarabilmek için osteosit’leri kullanıyor. Araştırmacılar 3D bio-yazıcı kartuşu içindeki hücre ve benzeri bio-materyallerle kulak, burun ve yüz gibi çeşitli uzuvlar yapabiliyor. 3 boyutlu yazıcıda kemik ve kıkırdak dokusu dışında diğer organlar için de baskı teknolojisi geliştiriliyor.
2012 yılında 3D bio-yazıcı ile foto çapraz bağlama tekniği kullanılarak iç çapları domuz aort kapağından alınan hücreleri ile çapları 12-22 mm olan anatomik aort kapak iskeletleri 21 gün gibi kısa bir sürede üretildi. Aynı yıl başka bir çalışmada, bir insan kalbinden alınmış alginat jel yüklü kardiyomiyosit progenitör hücresi ile % 92 yaşayabilirliği olan invitro kalp üretmek için kullanıldı.
3D bio-yazım, Wake Forest Regenerative Tıp Enstitüsü'nden Dr. Anthony Attala tarafından başlatılmıştır ve kalp ve böbrek organ dokularını üretmek üzere uygulamaya konulmuştur; ve daha sonra Oxford Üniversitesi'nden Gabriel Villard, 4D bi0-yazıcı adını verdiği iki katmanlı farklı hücre baskısı yapan cihazı geliştirilmiştir.


2015 yılında 3 boyutlu yazıcıda (NovoGen MMX Bioprinter-Organovo) kullanılarak kalınlığı 500 mikron 'a kadar olan karaciğer dokusu üretildi. Bu karaciğer en az 40 gün doğal fiziksel yapısını koruyabiliyor ve tamamen işlevselliğini sürdürebiliyordu. Üretilen ilk karaciğerin sadece medikal çalışmalar ve ilaç araştırmaları için kullanılması planlanıyor.
Yine 2015 yılında, 3D bio-yazıcılarla insan gözünün optik performansını yakından taklit edebilen gözün şematik modelini tasarlamak için bilgisayar destekli tasarım kullanılmıştır. Laboratuvarlarda insan korneası taklitleri üretmek için, doğal kollajen ve fosfolipidler, donör insan kornealarının yapay ikame maddeleri olarak lazer profilli ve desenli sağlam hidrojellere basılmıştır.
Bio-yazıcıları diğer üç boyutlu yazıcılardan ayıran en önemli özellik kullanılan baskı malzemesi yani biyomürekkeptir. Mürekkep tüplerinin yani kartuşların içine doldurulan biyomürekkebin içeriğini metal, polimer ve termoplastik yerine canlı insan hücreleri oluşturuyor. Bu amaçla ya embriyonik kök hücreler ya da doku biyopsisi yöntemi ile herhangi bir organdan elde edilen yağ, kas, sinir, kemik iliği ve bağ dokusu hücreleri kullanılıyor. Kök hücrelerin 3D doku yapımında önemli bir rolü vardır, çünkü çeşitli araştırma gruplarının vurguladığı gibi karmaşık yapılar oluşturma potansiyeline sahiptirler.


Nature Biotechnology’de yayımlanan bir araştırmaya göre (2016), canlı hücrelerden 3D yazıcı ile kulak üretildi. Araştırmacılar daha önceden de canlı hücreler kullanarak 3D printer çıktıları üretmeyi başarmıştı, ancak bu çalışmaya kadar jelatinimsi küçük canlı materyal parçalarından fazlası üretilememişti. Bu zorluğun ise iki temel sebebi vardı; birincisi canlı parçalar büyüdükçe parçalanmaya daha müsait oluyorlar çünkü birbirlerine tutunmalarını sağlayan moleküler organizasyondan mahrum olabiliyorlardı. İkincisi ise daha iç kısımlarda veya yüzeyden uzak kısımlarda kalan hücrelerin oksijen yetersizliğinden ölmesi veya sağlıklı biçimde yaşamına devam edememesi sorunuydu. Son yıllarda, Dr. Atala ve arkadaşları bir şekle sahip, dengeli, insan ölçeğinde doku yapıları üretebilen entegre bir doku organ yazıcısı üretmeyi başardı (ITOP). ITOP (integrated tissue-organ printer) sistemi bugünkü bilinen yaşamsal boyutlarda, üstelik hücrelerin bir arada sağlıklı şekilde yaşayabildiği vücut parçalarının üretilmesini sağlıyor. Sistem ilk olarak, yapısal destek sağlayabilecek sertlikte bir madde ile hücre-dostu (hücre sağlığına zararsız) bir hidrojel (su bazlı jelimsi) yapışkanı birbirine karıştırıyor. Daha sonra bu yapay dokunun içinde oksijen kanalı olarak işleyecek boşluklar bırakıyor, böylelikle yüzeyden uzak kalan hücreler de oksijen yetmezliğinden ölüme terk edilmemiş oluyor. Araştırmacılar ITOP ile üretilmiş olan kemik, kas ve kıkırdak dokuyu farelere ve sıçanlara implant ettiklerinde, yazıcı ürünü bu materyallerin kan tedariği aldıklarını ve içyapılarının doğal dokuya benzemeye başladığını gözlemlediler. Keşfi gerçekleştiren bilim insanları şimdi FDA (Food and Drug Administration) ile işbirliği içinde insan deneylerine başlamayı hedefliyor. Bununla amaçlanan şey ise, ihtiyacı olan insanlara ihtiyaç duydukları vücut kısımlarını sağlıklı şekilde sağlamak ve hatta belki değiştirmek.
2016 Ağustos’unda BBC internet yayınında duyurulan bir habere göre, Fransız kozmetik firması L'Oreal, Organovo adlı biyo-mühendislik kuruluşunu yanına alarak 3D bio-yazıcıyla insan cildi üretmek üzere bir araya geliyor. Firma, basılı cildi ürün testlerinde kullanacağını bildirdi. Organovo, daha önce (2015) insan karaciğeri için 3D baskı yapabileceği iddialarıyla zaten adını duyurmuştu ancak bu durum kozmetik endüstrisi ile ilk bağlantısını oluşturuyor. L'Oreal şu anda plastik cerrahi hastaları tarafından bağışlanan dokulardan her yaşa ve etnik kökene göre cilt numuneleri üretiyor.
Diğer yandan, organ nakli bekleyen hastalar için 3D bio-yazıcı teknolojisi kolay ulaşılması ve maliyetinin düşük olması sebebiyle büyük önem taşıyor. Günümüzde bilim insanları minicik doku ve organ örneklerini 3D bio-yazıcılarda başarıyla üreterek bunların canlılığını korumayı başardılar. Üretilen bu dokuların ve minyatür organların kısa vadede ilaç denemelerinde, doku mühendisliğinde, toksikolojide ve tedaviye yönelik yenileyici tıp çalışmalarında kullanılması planlanıyor.
Bio-yazıcılarla doku üretiminde karşılaşılan ve organ üretilmeye başlanmadan önce aşılması gereken en büyük engellerden biri üretilen dokunun canlılığını koruyabilmesiydi. Canlı bir dokunun yaşamını sürdürebilmesi için dokunun besin ve oksijen iletimini ve atıkların uzaklaştırılması işlemini kendi kendine gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu da ancak dokunun damarlaşması yani kan damarlarının oluşması ile mümkün olur. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda 3D bio-yazıcılarda kan damarlarına sahip dokular da üretildi. Kan damarlarının üretiminde endotel, düz kas ve bağ dokusu hücreleri kullanıldı. Şimdilerde ise uzmanlar bio-yazıcılarda üretilen damarlı kas dokularını yapay olarak sürekli çalıştıracak ve güçlendirecek küçük cihazlar geliştirmeye çalışıyor. Bu cihazlar bio-yazıcıda üretilen kas dokusunun hastaya nakledilene kadar işlevini korumasına yardımcı olacak.
Bazı bio-yazıcılar ise hücreleri doğrudan hastanın hasar görmüş dokuları üzerine uygulayacak şekilde geliştiriliyor. Örneğin bio-yazıcı kafasındaki kartuşlara yerleştirilen deri hücreleri yanma veya yaralanma sonucu tahrip olmuş cilt yüzeyine doğrudan püskürtülebilecek. Kim bilir belki de önümüzdeki 20 yıl içinde ameliyatlarda kullanılan robotik kolların ucuna yerleştirilecek. Yüksek teknoloji ürünü bio-yazıcı kafaları hastanın vücudundaki hasarlı veya kanserli dokunun uzaklaştırılmasının ardından, sağlıklı hücreleri hedeflenen bölgeye doğrudan püskürterek dokunun hızlı bir şekilde iyileşmesine ve kendini yenilemesine olanak sağlayacak.


Bilim insanlarının uzun vadedeki hedefi ise, tedavisi sadece doku veya organ nakli ile mümkün olan çok daha fazla sayıda hastanın hayatını kurtarmak ve bunu da 3D bio-yazıcılarda üretilen dokular ve organlarla başarmak. Bio-yazıcılarda kişinin kendi vücut hücreleri kullanılarak üretilecek doku ve organların hastanın vücuduna nakledildikten sonra bağışıklık sistemi tarafından reddedilme riski de en aza indirilmiş olacak.
Tüm bu hızlı gelişmeler karşısında insan düşünmeden edemiyor: Tüm doku ve organların yenilenebilmesi mümkün olduğunda, insanoğlu sonsuz yaşamın kapılarını ardına kadar açabilecek mi?

Derleyen: Doç. Dr. Funda Aksu
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi