1 Kasım 2010 Pazartesi
24 Ekim 2010 Pazar
GRİP OLMANIN FAYDALARI:)
İki gündür yatıyorum, fena halde gribim. Paçavra gribi derler ya, işte ondan. Sürekli adaçayı, ıhlamur, ekinezya, kuşburnu vs bitki çayları içiyorum. Aman ne güzelmiş meğer..Sürekli dinlenmek ve bitki çayı içmek zihnimi nasıl berraklaştırdı anlatamam. Üstelik paso birşeyler okuyorum: Bitiremediğim kitaplar, es geçtiğim gazete ekleri, kıyıda köşede kalmış eski dergiler, vs vs. Grip olmanın bazen faydalı olabileceğini düşünmeye başladım artık:)
Salvador Dali'nin güncesinde okumuştum: Dali bir gün bağırsak hastalığına yakalanır ve yatağa düşer. Aradan bir hafta geçince günlüğüne şöyle yazar: 'Teşekkürler Tanrım bana bu bağırsak illetini verdiğin için, bünyemde eksik olan tek şey, buydu işte!' :)
Dali kadar müteşekkir değilim ama, hayata kısa süre için de olsa es vermenin bünyeye olan yararlarını artık anlamış bulunuyorum.
Bu yazıdan çıkan sonuç: 'Hastalık o kadar da kötü bir şey değildir!!:)
Salvador Dali'nin güncesinde okumuştum: Dali bir gün bağırsak hastalığına yakalanır ve yatağa düşer. Aradan bir hafta geçince günlüğüne şöyle yazar: 'Teşekkürler Tanrım bana bu bağırsak illetini verdiğin için, bünyemde eksik olan tek şey, buydu işte!' :)
Dali kadar müteşekkir değilim ama, hayata kısa süre için de olsa es vermenin bünyeye olan yararlarını artık anlamış bulunuyorum.
Bu yazıdan çıkan sonuç: 'Hastalık o kadar da kötü bir şey değildir!!:)
23 Eylül 2010 Perşembe
PROUST GİBİ DÜŞÜNMEK
Alain De Botton benim son gözde yazarlarımdan biri. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle aldığım kitaplardan ikisini tamamladım, şimdi sıra üçüncü kitapta. Modern bir filozof edasıyla, öyle nüktedan, öyle lezzetli yazıyor ki, her kitabın sonunda üzüntü duyuyorum: ‘İşte bu da bitti’ diye..
Banu Tellioğlu’nun Fransizca’dan mükemmel bir çeviri ile dilimize kazandırdığı ikinci kitabın adı sadık klasik edebiyat okurlarını ilk görüşte çarpacak cinsten: ‘Proust yaşamınızı nasıl değiştirebilir?’
Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı ünlü eserini iki yıl önce kütüphanesine özellikle YKY yayınlarından ‘garanti çeviridir’ diye alıp koymuş, ve hatta ilk kitaptan 50 sayfa kadar okuyup cesareti kırıldığı için tekrar yerine göndermiş benim gibi obsesif bir okur için bulunmaz bir kitaptı.. Evet, Proust’u hakkını vererek okumak için uygun zaman kollayan ve hala okuyamamış benim gibi fazla titiz okurlar, sözüm size: Artık bu kitap sayesinde cesaretinizi tekrar kazanabilirsiniz!
Şaka yapmıyorum, gerçekten bu kitap beni rahatlattı. Hele hele, kitabın 182. sayfasında (sondan 9. sayfa oluyor) ‘Kendine Ait Bir Oda’ adlı müthiş kitabın yazarı Virginia Woolf’un da benzer şeyleri yaşadığını okumak, deyim yerindeyse bana ‘ilaç gibi geldi’.. Woolf, 1919 yılında Proust’ın Kayıp Zamanın İzinde’sini alıyor, kütüphanesine koyuyor ama her nedense okumaya 1922 yılında karar veriyor. Yani tam üç yıl sonra! (Tamam, artık Woolf ve diğerleri kadar marazi olduğumu kabul ediyorum). M. Forster’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: ‘Herkes Proust okuyor. Ben de sessiz sessiz oturup onların yorumlarını dinliyorum. Onu okumak müthiş bir deneyim olmalı’. Ancak Woolf, Proust’un romanında onu bir şeylerin boğmasından korktuğu için okumayı hep erteliyor. Roman onun için, iplik ve tutkalla birbirine yapıştırılmış kağıt parçaları değil bir bataklık adeta: ‘Dibe, dibe, en dibe kadar gideceğim ve bir daha yukarı çıkamayacağım duygusuna yenik düşüyor, bu korkunç duygu yüzünden kıyıda titreyerek bekliyorum’ diyor. Ancak sonunda suya dalma cesaretini gösteriyor!
İşte bu kitap bende aynı cesareti uyandırdı. Kısmetse De Botton’ın üçüncü kitabından sonra Proust Yedilemesi’ne başlıyorum (Allah’ım sen bana kuvvet ver! ).
De Botton, gerçekten de, Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanı ve yaşantısından kesitlerle yaşamımızı değiştirmeye niyetli bu kitabında. Kendi açımdan, yaşamımda olmasa bile, fikirsel anlamda bazı düşüncelerimde değişime neden olması nedeniyle başarılı buldum kitabı. Proust’la birçok ortak noktamızın olduğunu görmek de ayrıca bir tür sevinç, ama aynı zamanda üzüntü kaynağıydı (Adam basbayağı nevrotikmiş, o yüzden üzücü; ama tabii değerli bir insan olduğu su götürmez, bu da sevindirici tarafı..)
Mesela Proust’un henüz yaşarken söylediği şu sözü ne de anlamlı: ‘Herkes edebiyat, resim ve müzik aşkının giderek yaygınlaştığını düşünüyor ama ne yazık ki bunlardan anlayan bir tek insan bile yok’..
De Botton sayesinde, Proust’un bilgeliğe varmak için bize iki yol önerdiğini de öğrendim bu kitaptan: ‘Bir öğretmen sayesinde, acı çekmeden varılan bilgelik ve hayat sayesinde acı çekerek varılan bilgelik’. Ona göre ikinci yöntem çok daha üstün tutulmalıymış.. Acıların bizleri geliştirdiğine bir kanıt daha işte.. Omurgası kırıldıktan sonra acılar içinde yaşamını sürdürürken en güzel resimlerini yapan Meksikalı bilge kadın ve müthiş ressam Frida Kahlo’yu da anmadan geçemeyeceğim burada. Resimleri insanın içine işleyecek denli duygu dolu ve bilgece yapılmıştı..
Kitap, her şeyi bir yana, bana birkaç kez kahkaha attırdı, bunun için bile alınıp okunmaya değer olduğunu düşünüyorum Beni çok güldüren bölümlerden birinde, Proust’un önceleri kendi burjuva yaşamından kimselerle değil de, daha üstün saydığı aristokratlarla dostluk kurma özentisine dikkat çekiyor yazar. Hatta öyle ki, ajandasında sadece değer verdiği aristokrat dostlarının ismini ve adreslerini yazacak kadar.. Ancak içlerine onları yakından tanıyacak kadar girebildiğinde, çoğunun ne kadar kaba, zerafetten yoksun, dedikoducu ve iğneleyici insanlar olduğunu görür. Bu noktadan itibaren görüşleri dramatik bir şekilde değişir. Şöyle demiş Proust henüz okumadığım o muhteşem kitabında: ‘Aristokratlarla karşılaştığımızda yaşadığımız böylesi korkunç deneyimler, seçkin diye adlandırılan ama tanıştığımız zaman kaba saba birer asalak olduklarını anladığımız bu kişilerin peşinden koşmaktan vazgeçirebilir bizi. Öyle görünüyor ki, yüksek kademeden kişilerle ilişki kurmaya duyulan züppece özlemi bir kenara bırakmak kendi adımıza hayırlı olacaktır’.
Asıl çok güldüğüm bölüm daha sonra geliyor: Madam Sert adında bir kadın yazdığı mektupta Proust’a açık açık bir snob olup olmadığını sormuş. Proust’un yanıtına bakın lütfen: ‘Alışkanlıktan bana uğrayıp hatırımı soran az sayıda dostum var; bunların arasından bazen bir dük ya da bir prens çıkıyor ama genelde dostlarım başka insanlar, örneğin bir uşak ya da bir şoför. Seçim yapmam çok zor. Uşaklar düklerden daha eğitimliler, daha iyi Fransızca konuşuyorlar ama daha etiket meraklısı oluyorlar. Üstelik daha az basit ve çok daha alınganlar. Günün sonunda insan bir türlü karar veremiyor. Yine de şoför daha seçkin’.
Ben bu kitap sayesinde De Botton ve Proust’a bayıldım, size de tavsiye ederim. İçinde bulunduğumuz günlerin kargaşasında da iyi gider hem.
Sevgiyle kalın..
Banu Tellioğlu’nun Fransizca’dan mükemmel bir çeviri ile dilimize kazandırdığı ikinci kitabın adı sadık klasik edebiyat okurlarını ilk görüşte çarpacak cinsten: ‘Proust yaşamınızı nasıl değiştirebilir?’
Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı ünlü eserini iki yıl önce kütüphanesine özellikle YKY yayınlarından ‘garanti çeviridir’ diye alıp koymuş, ve hatta ilk kitaptan 50 sayfa kadar okuyup cesareti kırıldığı için tekrar yerine göndermiş benim gibi obsesif bir okur için bulunmaz bir kitaptı.. Evet, Proust’u hakkını vererek okumak için uygun zaman kollayan ve hala okuyamamış benim gibi fazla titiz okurlar, sözüm size: Artık bu kitap sayesinde cesaretinizi tekrar kazanabilirsiniz!
Şaka yapmıyorum, gerçekten bu kitap beni rahatlattı. Hele hele, kitabın 182. sayfasında (sondan 9. sayfa oluyor) ‘Kendine Ait Bir Oda’ adlı müthiş kitabın yazarı Virginia Woolf’un da benzer şeyleri yaşadığını okumak, deyim yerindeyse bana ‘ilaç gibi geldi’.. Woolf, 1919 yılında Proust’ın Kayıp Zamanın İzinde’sini alıyor, kütüphanesine koyuyor ama her nedense okumaya 1922 yılında karar veriyor. Yani tam üç yıl sonra! (Tamam, artık Woolf ve diğerleri kadar marazi olduğumu kabul ediyorum). M. Forster’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: ‘Herkes Proust okuyor. Ben de sessiz sessiz oturup onların yorumlarını dinliyorum. Onu okumak müthiş bir deneyim olmalı’. Ancak Woolf, Proust’un romanında onu bir şeylerin boğmasından korktuğu için okumayı hep erteliyor. Roman onun için, iplik ve tutkalla birbirine yapıştırılmış kağıt parçaları değil bir bataklık adeta: ‘Dibe, dibe, en dibe kadar gideceğim ve bir daha yukarı çıkamayacağım duygusuna yenik düşüyor, bu korkunç duygu yüzünden kıyıda titreyerek bekliyorum’ diyor. Ancak sonunda suya dalma cesaretini gösteriyor!
İşte bu kitap bende aynı cesareti uyandırdı. Kısmetse De Botton’ın üçüncü kitabından sonra Proust Yedilemesi’ne başlıyorum (Allah’ım sen bana kuvvet ver! ).
De Botton, gerçekten de, Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanı ve yaşantısından kesitlerle yaşamımızı değiştirmeye niyetli bu kitabında. Kendi açımdan, yaşamımda olmasa bile, fikirsel anlamda bazı düşüncelerimde değişime neden olması nedeniyle başarılı buldum kitabı. Proust’la birçok ortak noktamızın olduğunu görmek de ayrıca bir tür sevinç, ama aynı zamanda üzüntü kaynağıydı (Adam basbayağı nevrotikmiş, o yüzden üzücü; ama tabii değerli bir insan olduğu su götürmez, bu da sevindirici tarafı..)
Mesela Proust’un henüz yaşarken söylediği şu sözü ne de anlamlı: ‘Herkes edebiyat, resim ve müzik aşkının giderek yaygınlaştığını düşünüyor ama ne yazık ki bunlardan anlayan bir tek insan bile yok’..
De Botton sayesinde, Proust’un bilgeliğe varmak için bize iki yol önerdiğini de öğrendim bu kitaptan: ‘Bir öğretmen sayesinde, acı çekmeden varılan bilgelik ve hayat sayesinde acı çekerek varılan bilgelik’. Ona göre ikinci yöntem çok daha üstün tutulmalıymış.. Acıların bizleri geliştirdiğine bir kanıt daha işte.. Omurgası kırıldıktan sonra acılar içinde yaşamını sürdürürken en güzel resimlerini yapan Meksikalı bilge kadın ve müthiş ressam Frida Kahlo’yu da anmadan geçemeyeceğim burada. Resimleri insanın içine işleyecek denli duygu dolu ve bilgece yapılmıştı..
Kitap, her şeyi bir yana, bana birkaç kez kahkaha attırdı, bunun için bile alınıp okunmaya değer olduğunu düşünüyorum Beni çok güldüren bölümlerden birinde, Proust’un önceleri kendi burjuva yaşamından kimselerle değil de, daha üstün saydığı aristokratlarla dostluk kurma özentisine dikkat çekiyor yazar. Hatta öyle ki, ajandasında sadece değer verdiği aristokrat dostlarının ismini ve adreslerini yazacak kadar.. Ancak içlerine onları yakından tanıyacak kadar girebildiğinde, çoğunun ne kadar kaba, zerafetten yoksun, dedikoducu ve iğneleyici insanlar olduğunu görür. Bu noktadan itibaren görüşleri dramatik bir şekilde değişir. Şöyle demiş Proust henüz okumadığım o muhteşem kitabında: ‘Aristokratlarla karşılaştığımızda yaşadığımız böylesi korkunç deneyimler, seçkin diye adlandırılan ama tanıştığımız zaman kaba saba birer asalak olduklarını anladığımız bu kişilerin peşinden koşmaktan vazgeçirebilir bizi. Öyle görünüyor ki, yüksek kademeden kişilerle ilişki kurmaya duyulan züppece özlemi bir kenara bırakmak kendi adımıza hayırlı olacaktır’.
Asıl çok güldüğüm bölüm daha sonra geliyor: Madam Sert adında bir kadın yazdığı mektupta Proust’a açık açık bir snob olup olmadığını sormuş. Proust’un yanıtına bakın lütfen: ‘Alışkanlıktan bana uğrayıp hatırımı soran az sayıda dostum var; bunların arasından bazen bir dük ya da bir prens çıkıyor ama genelde dostlarım başka insanlar, örneğin bir uşak ya da bir şoför. Seçim yapmam çok zor. Uşaklar düklerden daha eğitimliler, daha iyi Fransızca konuşuyorlar ama daha etiket meraklısı oluyorlar. Üstelik daha az basit ve çok daha alınganlar. Günün sonunda insan bir türlü karar veremiyor. Yine de şoför daha seçkin’.
Ben bu kitap sayesinde De Botton ve Proust’a bayıldım, size de tavsiye ederim. İçinde bulunduğumuz günlerin kargaşasında da iyi gider hem.
Sevgiyle kalın..
18 Ağustos 2010 Çarşamba
FELSEFENİN TESELLİSİ
Henüz Tıp Fakültesinde okuyan çiçeği burnunda bir intern doktor adayı olduğum yıllardı. 90’ların başındaydık ve Körfez Savaşı’nın ilk zamanlarının dayanılmaz ağırlığı her yana çökmeye başlamıştı.. O sıralarda anestezi bölümündeki stajıma ve ilk nöbetlerimi tutmaya henüz başlamış olmanın heyecanı vardı üzerimde. Yoğun bakımdaki nöbetler oldukça ağır ve uykusuz geçmekteydi..Yaşamla ölüm arasındaki sınırda duran hastalara bakmak kolay bir iş değildi gerçekten.. Bir akşam gene nöbetteyken, gece 12 haberlerinde spiker şöyle bir haber geçti: ‘Falanca yerden atılan füzeler, Irak’taki bir hedefi vurdu, ölen sayısının yaklaşık 15 bin kişi olduğu tahmin ediliyor’.. Kısa bir zaman diliminde bu kadar ölen olduğunu duymak bende şok etkisi yaratmıştı!
Yoğun bakım dinlenme odasından içeriye doğru şöyle bir gözattım: Yarım daire şeklinde, bölmelerle birbirinden ayrılmış 13 ayrı camlı odada yaşamları solunum makinelerine bağlı olan ve yapacağımız ufak bir hatada hayatını kaybedebilecek 13 kişiyi yaşatmak için bu kasvetli yerde mücadele eden 9 kişiydik. Burada herkes gece-gündüz nöbet tutuyordu, günlerce uykusuz kalıyordu, sırf bu insanlar yaşasın diye.. Ve diğer yanda sadece bir düğmeye basılarak atılan bomba-füzeyle ölen binlerce insan.. Aradaki tezatın uçurumu karşısında ürperdim.. Nietzche’nin ‘hiçlik’ felsefesi çok da yanlış görünmedi o anda gözüme. Çok basit ancak bir o kadar da kabullenilmesi zor bir gerçek karşısında rasyonel aklı üstün tutmak hepsinden iyi olmalıydı belki de?..
Sonraki yıllarda felsefeye olan ilgim arttıkça, yaşamın garip gerçeklerini anlayabilmek ve üstesinden gelebilmek için insan hayatında felsefenin varlığının ne kadar gerekli olduğunu fark ettim. Platon, Sokrates, Schopenhauer, Montaigne, Bacon ve daha niceleri bizlerden çok önceleri yaşamla ilgili her şeyi zaten fazlasıyla irdelemiş ve çözümler aramışlardı. Öyleyse onların değerli saptamalarından biz de yararlanabilirdik..
Geçenlerde elime geçen bir kitap bu tezimi destekler nitelikteydi: Alain De Botton- Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık-Ocak 2008).
De Botton, bu kitapta günlük yaşamın bize en çok acı veren sorunları için rahatlıkla felsefeye başvurabileceğimizi kanıtlıyor. Toplum tarafından kabul görmemenin tesellisini Sokrates’te, yeterince paraya sahip olamamanın tesellisini Epikuros’ta, düş kırıklığı yaşamanın tesellisini Seneca’da, kendini yetersiz hissetmenin tesellisini Montaigne’de ve kırık bir kalbin tesellisini ise Schopenhauer’de bulabilirdik. Yazar başkalarınının yaşantısını kıskanarak acı çekenlere Nietzsche’yi öneriyor.
Kitapta Seneca’nın düş kırıklılarına göğüs germesini sağlayan fikri dikkatimi çekti: ‘Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü’. Seneca’ya göre insan kendisini hazırladığı ve nedenlerini anladığı düşkırıklıklıklarına daha kolay katlanır, o nedenle felsefenin bizi gerçeklikle barıştırmasına izin verirsek, düşkırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği zararlı duyguları ortadan kaldırabiliriz.
De Botton, birçok fikri aynı potada ustaca erittiği kitabında çok önemli bir ayırıma yer veriyor: Bilgi ve bilgeliğin ayırımına. Ona göre, eğer bilgiye değer verdiğimiz kadar bilgeliğe de değer veriyor olsaydık ve okullarımızda bilgelik dersleri de olsaydı, bugün yaşadığımız bireysel ve toplumsal sorunların çoğu olmayacaktı.. Montaigne de Denemeler adlı yapıtında benzer şeyler söyler: ‘Okullarda bize erdemi ve bilgeliği kucaklamayı değil sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler. Birine hemen şu soruları sorarız: ‘Yunanca ya da Latince biliyor mu? Şiir ya da düzyazı yazabilir mi? Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza gelir: Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu? Oysa, kimin daha çok şeyden anladığını değil, kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz.’
Uzun lafın kısası, felsefenin bize söylemek istediği şey, ne olduğumuz değil kim olduğumuzun daha önemli olduğu, daha iyi bir insan olmanın tüm zenginliklerden ve mevkilerden daha üstün olduğu ve yaşamın bize sayısız sürprizler hazırladığını bilerek yaşamamız gerektiği.. Anlayana tabii..
Yoğun bakım dinlenme odasından içeriye doğru şöyle bir gözattım: Yarım daire şeklinde, bölmelerle birbirinden ayrılmış 13 ayrı camlı odada yaşamları solunum makinelerine bağlı olan ve yapacağımız ufak bir hatada hayatını kaybedebilecek 13 kişiyi yaşatmak için bu kasvetli yerde mücadele eden 9 kişiydik. Burada herkes gece-gündüz nöbet tutuyordu, günlerce uykusuz kalıyordu, sırf bu insanlar yaşasın diye.. Ve diğer yanda sadece bir düğmeye basılarak atılan bomba-füzeyle ölen binlerce insan.. Aradaki tezatın uçurumu karşısında ürperdim.. Nietzche’nin ‘hiçlik’ felsefesi çok da yanlış görünmedi o anda gözüme. Çok basit ancak bir o kadar da kabullenilmesi zor bir gerçek karşısında rasyonel aklı üstün tutmak hepsinden iyi olmalıydı belki de?..
Sonraki yıllarda felsefeye olan ilgim arttıkça, yaşamın garip gerçeklerini anlayabilmek ve üstesinden gelebilmek için insan hayatında felsefenin varlığının ne kadar gerekli olduğunu fark ettim. Platon, Sokrates, Schopenhauer, Montaigne, Bacon ve daha niceleri bizlerden çok önceleri yaşamla ilgili her şeyi zaten fazlasıyla irdelemiş ve çözümler aramışlardı. Öyleyse onların değerli saptamalarından biz de yararlanabilirdik..
Geçenlerde elime geçen bir kitap bu tezimi destekler nitelikteydi: Alain De Botton- Felsefenin Tesellisi (Sel Yayıncılık-Ocak 2008).
De Botton, bu kitapta günlük yaşamın bize en çok acı veren sorunları için rahatlıkla felsefeye başvurabileceğimizi kanıtlıyor. Toplum tarafından kabul görmemenin tesellisini Sokrates’te, yeterince paraya sahip olamamanın tesellisini Epikuros’ta, düş kırıklığı yaşamanın tesellisini Seneca’da, kendini yetersiz hissetmenin tesellisini Montaigne’de ve kırık bir kalbin tesellisini ise Schopenhauer’de bulabilirdik. Yazar başkalarınının yaşantısını kıskanarak acı çekenlere Nietzsche’yi öneriyor.
Kitapta Seneca’nın düş kırıklılarına göğüs germesini sağlayan fikri dikkatimi çekti: ‘Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü’. Seneca’ya göre insan kendisini hazırladığı ve nedenlerini anladığı düşkırıklıklıklarına daha kolay katlanır, o nedenle felsefenin bizi gerçeklikle barıştırmasına izin verirsek, düşkırıklığının kendisini olmasa bile beraberinde getirdiği zararlı duyguları ortadan kaldırabiliriz.
De Botton, birçok fikri aynı potada ustaca erittiği kitabında çok önemli bir ayırıma yer veriyor: Bilgi ve bilgeliğin ayırımına. Ona göre, eğer bilgiye değer verdiğimiz kadar bilgeliğe de değer veriyor olsaydık ve okullarımızda bilgelik dersleri de olsaydı, bugün yaşadığımız bireysel ve toplumsal sorunların çoğu olmayacaktı.. Montaigne de Denemeler adlı yapıtında benzer şeyler söyler: ‘Okullarda bize erdemi ve bilgeliği kucaklamayı değil sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler. Birine hemen şu soruları sorarız: ‘Yunanca ya da Latince biliyor mu? Şiir ya da düzyazı yazabilir mi? Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza gelir: Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu? Oysa, kimin daha çok şeyden anladığını değil, kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz.’
Uzun lafın kısası, felsefenin bize söylemek istediği şey, ne olduğumuz değil kim olduğumuzun daha önemli olduğu, daha iyi bir insan olmanın tüm zenginliklerden ve mevkilerden daha üstün olduğu ve yaşamın bize sayısız sürprizler hazırladığını bilerek yaşamamız gerektiği.. Anlayana tabii..
14 Temmuz 2010 Çarşamba
P.S. I LOVE YOU

Hillary Swank ve Gerard Butler'ın başrolünü paylaştığı ve Katty Bates'in yardımcı rol üstlendiği ancak bellekte her zamanki gibi derin izler bırakacak rolünün hakkını fazlasıyla verdiği film, ilginç bir başlangıca sahip. Bütün çiftler gibi tartışan bir çiftin ev haline tanık oluyoruz. Kadın daha huzursuz ve iğneleyici olan taraf her zamanki gibi:)) Erkek ise tüm erkekler gibi 'gerçekten ne yaptığını bilmiyor'!!
Film böyle komik bir sahneyle başlayıp adamın cenazesine şok eden bir geçiş yapıyor!
Beyin tümöründen 35 yaşında hayatını kaybeden adamın arkasından, henüz 30 yaşına yeni basmış olan genç dul eşi ne yapacağını bilemiyor.
Film böyle komik bir sahneyle başlayıp adamın cenazesine şok eden bir geçiş yapıyor!
Beyin tümöründen 35 yaşında hayatını kaybeden adamın arkasından, henüz 30 yaşına yeni basmış olan genç dul eşi ne yapacağını bilemiyor.
Kendini tamamen dünyadan soyutladığı bir zamanda, ölen eşinden daha önce yazılmış fakat her gün yenisi postaya verilecek şekilde programlanmış mektuplar almaya başlıyor. Ve yavaş yavaş mektuplarda denilenleri yaptıkça, hayata biraz daha yakınlaşıyor ve yaşama sevincine tekrar kavuşuyor.
Hayatın çok içinden karelere sahip olan bu sıcak film, Hillary Swank'ın insanın içine işleyen rolüyle daha bir çarpıcı olmuş. Gerard Butler da çok iyi, ancak Swank bazı sahnelerde öyle oynuyor ki, oynadığına inanmak gerçekten çok zor.
Hayatı başkasıyla paylaşmaya alışmış ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmadan çift kişilik hayata geçmiş insanların prototipi aslında, Swank'ın canlandırdığı karakter. Dolayısı ile ani bir kayıpta sudan çıkmış balığa dönüyor ve hayata geri dönüşü de aynı kişinin geçmişten gelen mektuplarıyla oluyor. Ölen eşin de bunun farkında olması filmin duygusallığını ikiye katlıyor. Kendisinden sonra toparlanmakta zorluk çekeceğini ve neler yapabileceğini tahmin edecek kadar iyi tanıyor çok sevdiği eşini.
Film bazı noktalarda oldukça arabeskleşmiş ama hiç sakil durmamış doğrusu.
En sonlara doğru eşinin kendisini genç yaşta terketmesiyle iki çocuğunu tek başına büyütmüş ve oldukça katılaşmış olan anneyi oynayan Oscar ödüllü muhteşem oyuncu Bates'in sözleri belleğimden uzun süre çıkmayacak gibi: 'Hepimizin aslında yalnız olduğunu bilmek beni üzüyor. Ama en azından bu yalnızlıkta beraber olduğumuzu düşünmek de rahatlatıyor'.
Hayatın çok içinden karelere sahip olan bu sıcak film, Hillary Swank'ın insanın içine işleyen rolüyle daha bir çarpıcı olmuş. Gerard Butler da çok iyi, ancak Swank bazı sahnelerde öyle oynuyor ki, oynadığına inanmak gerçekten çok zor.
Hayatı başkasıyla paylaşmaya alışmış ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmadan çift kişilik hayata geçmiş insanların prototipi aslında, Swank'ın canlandırdığı karakter. Dolayısı ile ani bir kayıpta sudan çıkmış balığa dönüyor ve hayata geri dönüşü de aynı kişinin geçmişten gelen mektuplarıyla oluyor. Ölen eşin de bunun farkında olması filmin duygusallığını ikiye katlıyor. Kendisinden sonra toparlanmakta zorluk çekeceğini ve neler yapabileceğini tahmin edecek kadar iyi tanıyor çok sevdiği eşini.
Film bazı noktalarda oldukça arabeskleşmiş ama hiç sakil durmamış doğrusu.
En sonlara doğru eşinin kendisini genç yaşta terketmesiyle iki çocuğunu tek başına büyütmüş ve oldukça katılaşmış olan anneyi oynayan Oscar ödüllü muhteşem oyuncu Bates'in sözleri belleğimden uzun süre çıkmayacak gibi: 'Hepimizin aslında yalnız olduğunu bilmek beni üzüyor. Ama en azından bu yalnızlıkta beraber olduğumuzu düşünmek de rahatlatıyor'.
Özdemir Asaf'ın 'Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz' sözlerine güzel bir yanıt, değil mi?:)
7 Mayıs 2010 Cuma
ÇİNGENE KEMANCININ SİLUETİ

Ilık bir Cumartesi gecesiydi, Alsancak’ta biraz yürüyüş yapıp hava almak üzere eşimle evden çıktık. Belki denk gelirse bir yerlerde, uzun zamandır dinleyemediğimiz rock müziğini de dinleriz diye ufak ufak planlar yapıyorduk. Bir Nisan akşamına göre oldukça yumuşak bir hava vardı dışarıda.
Yürüyüşün ortalarına doğru biraz dinlenip kahve içmek için Gündoğdu’daki sokak kahvelerden birine oturduk. Oturduğumuz yerin hemen yan tarafında üç genç üniversiteli sokak çalgıcısı, Türkçe ve İngilizce popüler parçaları gelen geçenin meraklı bakışları altında büyük bir coşkuyla çalıp söylüyorlardı. Kahve ve müzik her zaman iyi gider..
Bir süre sonra, güzel şarkıların da etkisiyle, çevredeki diğer kafelerde oturan insanlar gibi biz de sokağın sakinlerinden olup çıkmıştık; eşimle aramızda muzırca gülüşerek içlerinde en güzel çalan hangisi, flütçü çocuk biraz yoruldu mu ne, gitarcı çocuk karşıdaki bankta oturan kıza mı çalıyor şarkılarını yoksa gerçekten onun kız arkadaşı mı vs gibi yorumlar yapıyorduk. Cumartesi akşamı keyifli olmaya başlamıştı gerçekten.
Çok güzel bir melodinin her yanı sardığı bir ara, sanki Monet’nin şiirsel resimlerinden ya da Balzac’ın duygulu romanlarından fırlamış gibi, gecenin içinden Çingene bir kemancı yavaş yavaş izlediğimiz resmin tam ortasına girdi. Diğer insanlar gibi hızlı yürümüyordu, bakışları bir noktaya odaklanmış, kemanı elinde sanki çalacakmış gibi tutuyordu. Ağır ağır gelip üç genç çalgıcının tam karşısında durdu. Dirsekleri deri yamalı, eski fakat oldukça temiz ceketi, biraz paralanmış ama tam bir kemancıya yakışan modeldeki ayakkabıları, yakaları pembe açık renk tişörtü, sırtındaki deri keman çantası ile başka bir diyardan gelmiş bir gezgine benziyordu. Sokak lambalarından ve kafelerden yayılan ışıkların altında, gecenin içinde çakmak çakmak parlayan gözleri, müziğin ritminden başka bir şeyi görmüyor ve kulakları başka bir sesi duymuyordu sanki, büyülenmiş gibi üç genç çalgıcıya bakıyordu. Bir süre ne yapacak diye merakla bekledik. Sanki Pedro Almodovar filmlerinden birinin küçük bir fragmanını izliyorduk..
Genç Çingene, gözlerini genç çalgıcılardan hiç ayırmadan yavaş yavaş kemanını omzuna yerleştirdi ve çalan müziğe göre notaları basmaya koyuldu ince kapkara parmaklarıyla. Üç genç çalgıcı, gecenin içinden çıkıp gelen yeni ve sadık dinleyiciye daha bir coşkuyla karşılık verdiler. Bir müzik dalgası sokağın her yanını sarıverdi ve herkes oturduğu yerde salınmaya ve müziğe göre tempo tutmaya başladı. Genç Çingene ışıldayan gözleri ile hala çalgıcılara bakıyor ve hayatta değer verdiği belki de tek güzel şeyin, müziğin büyüsüne kapılmış bir halde onlara eşlik ediyordu.
Ne karşılarında oturan güzel kız, ne gelip geçen ve ikişer dakika arayla seyrettikten sonra yollarına hiçbir şey olmamış gibi devam eden ya da kutuya para atan insanlar, ne de biz, bu üç yetenekli genç sokak çalgısının gerçekten olağanüstü müziğine gereken değeri ve saygıyı göstermiştik, onlara hak ettiği değeri hatırlatan kişi genç bir Çingene kemancı olmuştu. Uzun bir süre beraber çaldılar büyük keyifle. Tüm hayatı müzik olan bir insanın olanca coşkusu, Çingene kemancıda vücut bulmuştu. Kıvırcık saçları, normalden daha koyu teni ve ona tezat ışık saçan bakışları, sanat söz konusu olduğunda ne eğitimin, ne de insanın yaşadığı çevrenin önemi olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu bizlere. Yetenek denen şey Çingene kemancının siluetinde parıldıyordu adeta..
Mola verdiklerinde, genç çalgıcılar Çingene kemancının yanında soluğu aldılar ve ona o anda ellerindeki paylaşabilecekleri tek şey olan, sigara ikram ettiler. Ve çok keyifli bir sohbete daldılar gecenin içinde.
Biz de hazırladığımız bozuk paraları kutuya atıp başka mekana farklı bir müziği dinlemek üzere yola koyulduk.
Geriye dönüp bir kez daha baktım; çingene kemancını gözleri çakmak çakmak, gülümsüyordu…
İLYADA SEZER'İN MEKTUPLARI

Bu nick-name’i taa üniversite 2. sınıftaykene bulmuştum, daha o zamanlar bilgisayarlar bu denli gelişkin değildi, internet yoktu. Ama ben iletişimin başka bir yolunu, mektupları kullanıyordum diğerleriyle ‘iletişmek’ için.
Yeni Gündem diye bir derginin mektuplaşma sayfasına şöyle yazmıştım yanlış hatırlamıyorsam:
‘Merhaba, ben İlyada. Tıp Fakültesi 2. sınıfta okuyorum. Tıp, edebiyat ve müzik alanlarıyla ilgileniyorum. Bana yazarsanız sevinirim…’
İşte bu çağrıya karşılık onlarca mektup geldi, sanırım 200 tane falandı. O kadar ilginç mektuplar alıyordum ki..Türkiye ve hatta yurtdışından, okumuş-okumamış, kız-erkek, siyasi-apolitize, genç-yaşlı bir sürü insan..Çok keyifli bir mozayikti. Mektupları hala saklarım.
İki ayrı şehirde yaşayan ve doğru düzgün okuma yazma bilmedikleri mektuplardan anlaşılan iki kardeşin mektubunu almıştım da, ne kadar şaşırmıştım! Türkiye’nin halleri işte..
Bu mektuplardan sadece iki tanesine yanıt verdim. Ve bir tanesiyle 1987’de başlayan mektup dostluğumuz, 2007 yılına dek sürdü. Şimdi internet üzerinden mailleşiyoruz hala. Herhalde 500 mektup almışımdır ondan. Hepsi hala kocaman iki kutuda duruyor.
Hayatımın en keyifli yazışmalarıydı bu mektuplar. Onlar sayesinde büyüdüm, olgunlaştım ve kozamı yırtıp bir kelebeğe dönüştüm. Öyle katkısı oldu ki bu mektupların bana.. Belki merak edersiniz diye yazayım: Bu mektuplarda hiçbir zaman kişisel bilgiler ya da hayatın olayları yer almadı; her zaman fikirleri ve kitapları tartıştık uzun sayfalar boyunca.
Mektupları severim, güzel yazıyla yazılmış olanları, işte onları daha çok severim..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

