6 Kasım 2013 Çarşamba

KUŞAK FARKINI ANLAMAK VE ANLATMAK

Henüz buluğ çağını yaşayan yüzü sivilceli bir genç kız iken anne ve babamla anlaşmak, onları anlamak öyle zordu ki, onların o yaşlara gelip, nasıl olup da öyle davranabildiklerini sorgulardım sürekli. Şimdi onların yaşına geldiğimde, nasıl düşündüklerini yeni yeni kavrıyorum ve hayrete düşüyorum.. Bir yerlerde duyduğuma göre buna KUŞAK FARKI deniyormuş.. Şimdi yetişen yeni nesil ile bazen neden anlaşamadığımızı da bu kuşak farkı teorisi çok güzel açıklıyor, ama henüz tam vakıf olamadığımız bir şey var: Belli dönemlerde yetişen insanların psikolojik, davranışsal ve sosyolojik anlamda aynı özellikleri gösterip, farklı ve özgün bir insan topluluğunu temsil ediyor olmaları.. Bu yeni teoride farklı yıllarda doğmuş dönemsel kuşaklardan dem vuruluyor. O zaman bu yeni kuşak teorisine şöyle bir göz atalım ne dersiniz? Sessiz Kuşak (1925-1945): 1925 ve 1945 yılları arasında iki dünya savaşı arasında yaşadılar. İlk dünya savaşını atlattılar. Hep bir korku ve çekimserlik hâkimdi. Ekonomik buhran ve ardından II. Dünya Savaşı ile karşılaştılar. Bu büyük olaylar onların hayatını yönlendirdi. İçine kapanık ve muhafazakâr oldular. Milli ve ailevi duygular söz konusu olunca gurur ve güven konusunda en tutucu kuşaktı. Ancak kişisel gelişim anlamında özgüvenden yoksun bir kuşaktılar. Teknolojiye karşı uzak ve tutucu, geleneksel yapıyı savunan bir görünümdeydiler. En büyük gelişme onlar için televizyon denilen kara kutu ile tanışmaları oldu. Bu kuşaktan olan ailemizin büyükleri cep telefonuna ve bilgisayarlara hala alışamadılar ve hala sofrada tabağımızdakileri bitirmemiz gerektiği konusunda ısrar ediyorlar:) Büyük Bebek Patlaması Kuşağı / The Baby Boomers (1945-1964): II. Dünya Savaşı sırasında ya da hemen sonrasında doğan soğuk savaş kuşağı. Eğlence ve lüks sayılabilecek harcamalar bu dönemde önem kazandı. Kişiliklerine aileleri model oldu bu yüzden hiyerarşiye saygılı bir iş hayatları oldu. Toplum olaylara oldukça duyarlılardı ve ilk defa bu kuşak İnsan Hakları savunuculuğundan bahsetti. Baby Boomer kuşağı tüm dünyayı politik olarak etkileyen 68 kuşağını oluşturan çocuklardır. Gramofon, radyo, buzdolabı ve televizyon teknolojisine doğdular. Generation X / Baby Busters (1965-1976): Özellikle 1965-1976 yılları arasında doğan ve eskisine göre daha gerçekçi, çalışkan ve kanaatkar kuşak olup, o dönemde yaşanan ekonomik krizlerden ve sosyal sancılardan etkilenen bir nesildir. Bu kuşak için eğitim önemlidir. X kuşağı teknoloji ile sonradan tanışmışlardır. Bu kuşak geçmiş ile gelecek arasında teknolojik bağlamda bir köprü kurdular. Bugün dünyanın birçok ülkesini “X kuşağı” olarak adlandırılan 40’lı yaşlardaki liderler yönetiyor. Bu nesil, dinamizmi ve yaratıcılığıyla önceki kuşaktan ayrılıyor. Bu kuşağın üyeleri, yetiştikleri farklı dünyanın değer yargılarını ve daha dinamik, cesur, bağımsız bir liderlik tarzını yansıtıyorlar. Şimdi X Jenerasyonu’nun liderleri ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonlarıyla programlarını takip ediyor, sosyal paylaşım siteleri facebook, twitter hesaplarıyla milyonlarca insana ulaşıyor, gençlerle iletişim kurmayı başarıyor. Bu kuşağın bir üyesi olarak ben bizim kuşağın fazlasıyla statükocu olduğunu düşünüyorum izninizle:)
Y Kuşağı / Echo Boom / Millennials (1977-1996): Onlar genç, akıllı, özgürlüklerine düşkün ve teknoloji tutkunu. Otoriteye meydan okuyan, önce ailelerini sonra da patronlarını sorgulamaktan çekinmeyen ve kısa zamanlamalarda iyi iş çıkarmaya odaklı bir kuşak. İş hayatında son derece seçici, diğerlerinden hızlı çalışıp başarısını çabuk kanıtlama çabasında. Hayatlarını rahat yaşamak onlar için çok önemli. Flip-flop'lar, iPod, tatoo ve kapri pantolonlar tarzlarının bir parçası. Çalışmayı seviyorlar ama hayatlarının sadece iş olmasını istemiyorlar. Y nesli şu ana kadar yaratılmış en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global olarak dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğu. Bu kuşağın bizim ülkemizdeki temsilcilerini yakın zamanda yaşanan GEZİ OLAYLARI’nda izledik. İstanbul Taksim’de bir gezi parkındaki ağaçların sökülmemesi için ağaçların altında yatıp kalkarak günlerce nöbet tuttular ve şarkılar söyleyerek, şiirler okuyarak dertlerini anlatmaya çalıştılar. Kendilerine oradan ayrılmaları için müdahale eden polis kuvvetlerine kandil simidi ve tatlı ikram edecek kadar dostça davranışlı, enteresan ve orijinal düşünüşe sahip bir kuşaktı bu insanlar ve hepimiz hayretler içinde izledik bu yaşananları..
Z Kuşağı (1997-Şimdiki zaman): Z kuşağı bizim Milenyum gençliğini de içine alan 1996 sonrası doğan kuşak. Z kuşağının, önceki kuşaklardan en büyük farkı internetin, teknolojinin içine doğmuş olmaları. Haberleşmek için e-posta’yı değil, sosyal medyayı tercih ediyorlar. Z kuşağı Y’lerden farklı olarak yeryüzüne gelmiş en bağlantılı (Connected) kuşak. Ben Z kuşağının geleceğimizi şekillendireceğine, en büyük teknolojik buluş ve devrimleri de onların yapacağına inanıyorum..

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sevgili eşim, Yaklaşık 8 yıl önceydi, bir ilkbahar günü tanışmıştık seninle.. İzmir’in meşhuur Reyhan Pastanesi’nde en sevdiğim olan Sundee ısmarlamıştık tatlı tatlı sohbet ederken.. Ben bir ara lavaboya gidip döndüğümde masaya muhteşem Sundee kuleleri gelmiş, ama sen ben gelmeden başlamayacak kadar ince ve nazik olduğun için seninki hafiften erimeye başlamış ve bu özenin benim çok hoşuma gitmişti.. Daha o zaman anlamıştım karşındakine duyduğun saygının, kişiliğinin en belirgin yanı olduğunu ve yaşamının bunun üzerine kurulu olduğunu.. İNANAMIYORUM: Evlendikten sonraki yıllarda, ilk evlenme teklif ettiğin günü, nişanlandığımız günü ve evlendiğimiz gün olmak üzere yılda üç kez kutlama yaptığımıza.. UNUTAMIYORUM: Ameliyat olduktan 4 gün sonra hastaneden çıktığım günün sabahında bana hazırladığın o güzel kahvaltıyı ve 4 günlük zır açlıktan sonra kızarttığın ekmeğin kokusunu taa en arkadaki yattığım odan duymamı ve yaşadığım sevinci.. GICIK OLUYORUM: Ben diyet yapar ve açlıktan mide duvarlarım yapışık bir şekilde dolaşırken akşam eve elinde en sevdiğim meze ve yiyeceklerle gelip ‘Canım bugün de teneffüs yap biraz!’ diye beni sabote etmene..Saatlerce bana trans müzik ile ilgili en ayrıntılı bilgileri anlatmana.. SEVİYORUM: Herkes bu yaşamda kendi bencil istekleri için yaşarken, mutlak bir şekilde benim mutlu olmam için her şeyi düşündüğünü ve bunun için çabaladığını hissettiğim anları.. Ne söylersem söyleyeyim, ne yaparsam yapayım, bana hiçbir zaman sesini yükseltmemeni, ne kadar kızarsan kız, bana sonradan pişman olacağın hiçbir şeyi söylememeni.. Evin temizliği ve düzeni konusunda en az benim kadar titizlenmeni.. Birlikte saatlerce film seyretmemizi.. Seninle olduğum için mutluyum ve seni çook seviyorum, SEVGİLİ RUH EŞİM.. İmza: Karın

20 Mart 2013 Çarşamba

JEAN JACK ROUSSEAU VE DİĞER HERŞEY..

J.J. Rousseau’nun İş Bankası yayınlarından çıkan yaşam öyküsünü okumayı henüz tamamladım. Biten her kitapta olduğu gibi gene hayıflandım, bitmeseydi keşke diye söylendim durdum.. Sevdiğim bir kitabi okurkenki lezzeti ve aldığım zevki çok az şeye değişebilirim.. Rousseau’yu okumaya Prof. Dr. Celal Şengör’ün Cumhuriyet Bilim ve Teknik ekindeki haftalık yazılarında eleştirmeye başlaması ve bir türlü duramamasıyla (!) karar verdim. Öylesine büyük bir öfkeyle ve hışımla yazıyordu ki, sanırsınız Rousseau onun çağdaşı ve aralarında geri dönüşsüz kötücül olaylar geçmiş; Şengör’ün bu ihtiraslı öfkesine hala bir anlam verebilmiş değilim. Hatta bir keresinde hoca o denli ileri gitti ki, Rousseau gibi bir aydınlanma düşünürünü yaşasaydı yerin dibine sokacak sözler sarfetti bir yazısında.. Oysa bu büyük düşünür, Mustafa Kemal’in daha Atatürk olmadığı genç yetişkinlik yıllarında okuduğu ve düşüncelerine yön veren, belki Türkiye Cumhuriyeti devrimlerinin temelini oluşturan düşüncelerin kaynağı olan Jean Jack Rousseau’ydu.. Sadece bu yönüyle bile okunmaya ve üzerinde düşünülmeye değerdi. Sağolsun Şengör’ün hışmını görünce, artık O’nu muhakkak okumalıyım diye karar verdim. El yordamıyla ve tamamıyle rastlantısal gezindiğim felsefe dünyasında, bugüne dek yaşamının bu denli büyük çelişkilerle dolu olmasını hayretle öğrendiğim tek düşünür Rousseau oldu. Eğitimden yoksun, aylaklık, tembellik, erdemsizlik ve aşırma olaylarıyla örülü ilk gençlik yıllarının nasıl olup da yaşamının ikinci yarısını aydınlanmaya taşıyabildiğini önceleri dimağım kabul etmemekte direndi. Fakat yaşamını ve eserlerini gerçekten hayran olunası bir objektivite ve açıksözlülükle yorumlayan yazar Leo Damrosh kitabın en vurucu bölümünde, yani son yorumlarda darbeyi indirdi: Rousseau kadar özgürlükçü bir düşünür daha olmamıştı! Çünkü ancak ‘çok özgür’ bir insan yaşamını bu denli açıksözlülük ve pervasızlıkla, tüm ‘çıplaklığıyla’ anlatabilirdi. Üstelik kendi neslinin ve gelecek nesillerin ne diyeceğine zerre kadar aldırmadan.. Rousseau ‘Düşler’ adlı yapıtında bunu şöyle dile getirir: ‘Ben daima insanın özgürlüğünün, istediği şeyi yapmakta değil, istemediği şeyi yapmakta yattığına inanmışımdır.’ Ne müthiş, ne akıllıca bir söz! Ünlü İngiliz yazar George Orwell bir keresinde, ‘Bir otobiyografiye ancak, yüz kızartıcı bir gerçeği açığa çıkarıyorsa güvenilebilir. Kendine dair yalnızca iyi beyanlarda bulunan bir kişi muhtemelen yalan söylüyordur, çünkü içeriden bakıldığında her hayat bir yenilgiler silsilesidir,’ demişti. Bu noktada, tıpkı yazar Leo Damlish gibi, JJ Rousseau ile Benjamin Franklin’i karşılaştırmakta hiç mahzur görmeyeceğim: Amerikalı yayımcı, yazar, mucit, felsefeci, bilim adamı, siyasetçi ve diplomat olan Benjamin Franklin, Autobiography adlı kitabında (1770), hatırlanmak istediği şekilde; hayatındaki her türlü zorluğu lehine çeviren, dengeli ve erdemli bir kişi olarak yer almakta, hatalarından ders alabildiğini ve onları düzeltebildiğini, toplum hayatına bu şekilde ‘eksiksiz’ bir şekilde uyum sağlayabildiğini yazmıştır. Oysa Rousseau, eserlerinde (Eşitsizlik Üstüne Söylev, Toplum Sözleşmesi ve Emile), asla varolmayan bir doğa durumunu, asla var olamayacak bir politik düzeni ve asla var olmaması gereken bir eğitim sistemini betimlemiş ve savlarını kışkırtıcı bir biçimde dile getirmişti. ‘İtiraflar’ adlı otobiyografisinde, toplum hayatının gerekli kıldığı davranışlardan sıyrılarak gerçek benliğini yeniden keşfetmek istiyordu, hataların bir kalıp meydan getirdiğini ve benliğin derin yönlerini açığa çıkardığını gösterdi. Rousseau gerçek bir insandı; acı çekmişti; yaşamıştı..

19 Aralık 2012 Çarşamba

KIZINDAN BABAYA MEKTUP


Kuzenim, dayımın kızı Lale Ablam (Lelen Abla diye seslenirmişim küçükken!) pekçok yetişkin kız çocukla beraber babasına yani dayıma mektup yazmış, üç blogger kişisi de almış bu mektupları  kitap haline getirmiş; bu harikulade kitabın adı, İmza: Kızın. Daha önceden yayımlandığını öğrendiğim kitabı Remzi Kitabevi’ni dolaşırken gördüm ve hemen aldım. Tabii alelacele dayıma yazılmış bölümü açtım, okudum, haliyle kitapta akrabam ve tanıdığım tek kişi o olduğundan mütevellitJ
Ortak anılarımızı da hatırlayıp kah gülümseyip kah duygulanarak, azıcık da gözlerim ıslanarak okudum yazıyı. Sonra sevinçle anneme ve babama okutmak üzere yola çıktım..
Babam yazıyı okuduktan sonra, 'neden senin de yazın yok?' diye sordu. Haberim yoktu, bilmiyordum vs dedikten sonra, ‘Olsun ben de sana bloğumda yazarım babacığım’ dedim ve işte şimdi yazıyorumJ
Sevgili Babacığım,
Hatırlar mısın, küçükken, ilkokulda sana bir şiir yazmıştım ve yıllar sonra bile o şiir hepimizi güldürürdü:
Babam evin reisi,
Var mı onun gibisi,
Bizim için çalışır,
Bize istediğimizi alır.
Bu kısa ve öz şiiri yazdığımda annem, ‘kızım ben almıyor muyum?’ şakadan diye serzenişte bulunmuştu:)
Sen hep bana doğruluğu, dürüstlüğü ve erdemli insanın olmanın önemini anlattın. ‘Devletin bir toplu iğnesini aşırmakla, milyonlarca lirayı aşırmak arasında mentalite olarak hiç fark olmadığını’ senden öğrendim. Bu yüzden işyerinde sorumlu olduğum sağlık bölümünde dolaplar dolusu yara bandı varken, kendi yara bandımı bile gidip marketten aldım..Üstelik en yakın arkadaşımın ‘sen enayisin’ deyişine hiç aldırmadan..
Başka aileler bize ziyarete geldiğinde misafir çocuklarla tüm oyuncaklarımı paylaşmayı ve onlara ne yaparlarsa yapsınlar iyi davranmayı; cinsiyet, din, fikir ayrımı yapmamayı da senden öğrendim ve bilmiyordum ki bu öğrendiklerim tüm yaşamıma damgasını vuracaktı..
Okulda başarısız olmamın ölçüsü 10 üzerinden 8 almaktı ve ben 8 alırsam sana söylemekten çekineceğim ve seni üzeceğim için hep 10 almaya çalıştım, ve sonuç: hep okul birincisi oldumJ
Kitapları her seferinde bir-iki tane değil, seri olarak aldığın için Can yayınları ve Arkadaş yayınları çocukluğumun en cici, en yakın arkadaşları oldular, onlarla büyüdüm, onlarla hayatı, insanları öğrendim..
Müzik sevgimi pekiştiren olay, ilk çocukluğumda Tokat’ın Turhal ilçesinde yaşarken, taa Ankara’dan o zamanın en iyisi ‘Zenger’ marka mandolini alman olmuştu, müziği o kadar sevdim ki, hala hayatımın en değişmez ve en nadide parçalarından bir tanesi..
Ve babacığım, senin bana öğrettiğin belki de en değerli ve en önemli şey; insanları, tüm canlıları sevmek, ama hep sevmek; herşeye rağmen sevmekten vazgeçmemek oldu..
Babacığım iyi ki varsın, seni çookkk seviyorumJ
İmza: Tacımış’ınJ

 

28 Eylül 2012 Cuma

MUTLULUK VE MİMARİ*



*Alain De Botton’un aynı isimli kitabından alıntı..(Orijinal adı Architecture of Happiness)


Yaşadığımız kentin, oturduğumuz evin bulunduğu sokağin, hergün geçtiğimiz yollarda gördüğümüz bina ve dükkanların, evimizin iç mimarisinin üzerimizde yarattığı etkiyi hiç düşündünüz mü?
Günümüz modern filozoflarından biri olan Alain De Botton, çevremizdeki mimarinin mutluluğumuzun tamamında değil belki ama, bir bölümünde mutlak etkisi olduğunu ileri sürüyor. Mutluluğun Mimarisi adlı kitabında şöyle diyor: ‘Çirkin bir oda hayatımızda bir eksiklik olduğuna dair hafif kuşkunun birdenbire kuvvetlenmesine yol açarken, zemini bal rengi taşlarla kaplı, aydınlık bir oda içimizdeki ufacık bir umut tohumunun yeşermesini sağlıyor.’
Bu sava tüm kalbimle ve beynimle katılıyorum; her gün sabah uyandığımızda pencereden gördüğümüz manzara, günün geri kalanını nasıl geçireceğimize dair belirgin ama çoğu kez farketmediğimiz bir etki bırakıyor. Hatta bir yere giderken geçtiğimiz yoldaki güzel yapılar, gidilen yerde mutlu olacağımız hissinin uyanmasına neden oluyor.
Peki dış çevrenin görüntüleri ve mimari bizi ne zaman belirgin şekilde, gerçekten etkiler? De Botton’a göre, ‘Ruhumuzda asla silinemeyecek bir yara izi taşıyorsak, örneğin yanlış insanla evlenmişsek, orta yaşa gelip de yanlış meslek seçtiğimizi farketmişsek ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmişsek, ancak o zaman mimarinin bizi fark edilir biçimde etkilemesi mümkündür. Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Belki biraz garip ama acıyla tanışıklık, mimariyi takdir edebilme yetisinin ön koşuludur. Bunların güzelliğinden etkilenebilmek için her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir.’
De Botton’a göre mimarinin önemli olduğu düşüncesi şu temele dayanıyor: Bizler farklı yerlerde yaşayan, iyi ya da kötü, birbirinden tamamen farklı insanlarız; mimarinin görevi de bizlere ideal yaşantımızın nasıl olabileceğine ilişkin bir fikir vermek. Bunu daha çok yer değişikliği yaptığımızda, örneğin başka bir kente geziye gittiğimizde veyahut deniz kenarına tatil yapmaya gittiğimizde hissedebiliriz. Manzaranın’ bize ne kadar iyi geldiğine dair yaptığımız yorumlar bir nev’i bunun kanıtıdır.
Yaşam sadece denge ve mutluluktan da ibaret değil. Kendimizi gerçekleştirmek en önemli psikolojik ihtiyaçlarımızdan. Bu nedenle ideallerimizi, sahip olmadığımız ancak sahip olmak istediğimiz nitelikleri barındıran mimari yapılara hayran kalıyoruz. Onların içinde kendimizi yücelmiş hissediyoruz. Davranışlarımızı o ideallere yaklaşmak adına yeniden disipline ediyoruz.
Son sözü gene De Botton’a bırakıyorum:
‘Mimari sayesinde mutluluğun şatafatsız, kendi halinde, narin nesnelerin güzelliğinde saklı olduğunu anlarız. Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz biçimde, en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını borçluyuz üzerine binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara, ağaçlara, solucanlara.’
 

12 Eylül 2012 Çarşamba

Eski Bir Tapınak Yazıtı


Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çaliş. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun, bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol. Telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver.

Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen. Hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanların Yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsalın tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir. Aşka burun kıvırma sakın. O çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakabileceğin en büyük miras dürüstlüktür.

Yılların geçmesine öfkelenme. Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla.

Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara-sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları. Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki bütün pisliğine rağmen dünya, insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.
 
Xsentius, M.Ö. IX. yy.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

BİR MİSAFİRLİĞE GİTSEM..


Eskiden, henüz çocukken, başka şehirlere gittiğimizde hiç otelde kalmazdık; tanıdık, akraba, veya hiç kimse yoksa bir tanıdığın akrabasında yatılı misafirliğe kalınırdı. Otelde kalmak tümüyle konu dışıydı, daha çok yabancılara özgü bir davranış stili sayılırdı.
Günümüzde ise, herhangi bir şehirde tanıdıkları olsun ya da olmasın, insanlar artık otelde kalmayı daha yeğ tutuyorlar. Seküler düzende bireyin istek ve arzuları toplum yaşamının önünde tutulmaya başladığından beri, başka şehirlerde otellerde kalmak bir bakıma özerklik ve ayrıcalık sayılıyor. İnsan ilişkilerinin giderek azalması, ekonomik güçlükler ve seyrekleşen ev ziyaretleri de bu durumu destekliyor ne yazık ki..
Oysa en güzel otelin bile, ilk andaki pırıltılı görünümünden sonra giderek insanın içine işleyen bir yapaylık ve zorlama rahatlık barındırdığı fark edilir. En rahat, en lüks odalarda bile insanı bir süre sonra rahatsız eden bir aidiyetsizlik ve yavanlık duygusu hakimdir. Dahası, büyük salonlarda, uçsuz bucaksız gibi görünen dizili masalar ve her türlü yemek ve içeceğin zevksizce birada sunulması -adına açıkbüfe denen karmaşa!- tabak çatal seslerinin ve kalabalık insan güruhunun çıkardığı sesler, yemek yeme eylemini de zevksiz ve alelacele yapılan sıradan bir eyleme dönüştürür.
Oysa, tanıdık bir evde, ev sahibiyle oradan buradan sohbet ederek yenen mütevazi bir yemek, güleryüzlü sohbetle süslenen bir çay saati ve dar ya da rahatsız bile olsa özenilerek, sizin için yapılmış olduğunu bildiğiniz tertemiz bir yatakta yatmak gibisi yoktur..
Geçenlerde okuduğum bir kitap, bu konu üzerine daha derin düşünmemi sağladı: Büyük yazar Goethe, ‘Yaşamımdan Şiir ve Hakikat’ adlı kalın mı kalın romanında, çok değer verdiği babasının otellerden nasıl da ‘nefret ettiğini’ şöyle anlatıyor: ‘Babam nadiren metafor kullanan biriydi, bunu da çok neşeli ise yapardı, zaman zaman tekrarladığı şey şuydu: Her otelin kapısında büyük bir örümcek ağının gerili olduğunu görür gibi olurmuş, bu ağ büyük ustalıkla örülmüş olduğundan böcekler içeri girebilir, fakat en ayrıcalıklı yaban arıları bile zarar görmeden dışarıya çıkamazlarmış. İnsanın alışkanlıkları veya yaşamında hoşa giden şeylerin hepsinden vazgeçip, otel sahibinin veya garsonun keyfine göre yaşaması yetmezmiş gibi, bir de üstüne para vermek zorunda kalmak ona korkunç gelirdi. O eski zamanların konukseverliğini beğenir, eve gelenlere konuksever bir tavır sergilerdi..’. Bunun üzerine babasından çok etkilenmiş olan genç Goethe, başka kentlere gittiğinde otelde kalmak yerine muhakkak çeşitli evlerde konuk olarak kalmayı seçer. Gittiği evlerdeki insanlarla yeni tanışıyor olsa da, yoksul olsalar ve konfor yetersiz olsa da, konuk olmaktan büyük keyif duyar.
Ne zaman görünüşte aşırı lüks, ama kabalığı ve zevksizliği içinde gizlice barındıran büyük bir otele gitsem, hep o şiirdeki gibi bir misafirliği düşlüyorum:
Bir misafirliğe gitsem,
Bana temiz bir yatak yapsalar;
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam...
Kalktığımda yatağım hala lavanta koksa
Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar
Nerde olduğumu hatırlamasam
Hatta adımı bile unutsam...
Melih Cevdet ANDAY