2 Nisan 2014 Çarşamba

EŞZAMANLILIK VE YÜZÜNCÜ MAYMUN

‘Psişik varlığımızın en azından bir parçasının, uzay ve zamanın rölativitesi tarafından tanımlandığına inanıyorum. Bu rölativite, öyle görünüyor ki, bilince olan mesafeyle orantılı olarak, bir mutlak zamansızlık ve uzaysızlık durumuna kadar artmaktadır. Eşzamanlılık, psişik ve psikofiziksel olaylar arasındaki zaman ve anlamın paralelliğini düzenler. Bilimsel bilgi şu ana kadar bunları ortak bir prensibe indirgeyememiştir.’ Carl Gustav Jung
Geçen hafta Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Patoloji Uzmanı Dr. Kamile Kurt’un resim sergisindeydik. Sergide her zamanki yağlı boya resimlerden başka ağaç yaprakları üzerine yapılmış mini resimler de vardı ve büyük bir emekle yapıldıkları belliydi. Kendisine bu ilginç fikri nerden bulduğunu sorunca, ‘Çok ilginç bir şey oldu’ diyerek söze başladı, bu mini resimleri tamamen doğaçlama bir şekilde yapraklar üzerine yaparken, tesadüfen bu tarz bir sanat akımının Uzakdoğu'da da varolduğunu öğrendiğini ve çok şaşırdığını ekledi. Bunun üzerine yanımda bulunan Arpaboyu Yazı İşleri Müdürümüz Nalan’a dönerek ‘İşte bu Eşzamanlılık!’ dedim.. Eşzamanlılık nedir? İki ayrı olayın birbirleriyle bağlantılı bir biçimde aynı anda gerçekleşmesine Eşzamanlılık adı verilir. Bu teoriye göre herhangi biri, bir konuda farkındalık yaşadığında, başka insanların da aynı konuda farkındalık yaşama olasılığı artmaktadır. Bilim Çağının prensi ve analitik psikanalizin kurucusu olarak bilinen ünlü düşünür Carl Gustav Jung, eşzamanlılığın fikir babalarından ve en önemli takipçilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Freud’un yakın bir çalışma arkadaşı olan Jung 1914’te ondan bağımsız olarak kendi analitik psikoloji ekolünü oluşturmuştur. 1920′lerde Albert Einstein ile yediği bir akşam yemeği esnasında aklına birden ‘eşzamanlılık’ fikrinin geldiği söylenir. Eşzamanlılık birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlı olmayan, yine de aralarında anlamlı bir bağ olan iki olayın gerçekleşmesini anlatır. Jung, birbiriyle ilgisiz gibi görünen olayların aslında bilmediğimiz bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana geldiğini söylemiş ve haberci rüyaları buna örnek göstermiştir. İnsanlar zaman zaman rüyalarında birşeyler görürler, örneğin sevdikleri biriyle ilgili bir olayı ve ertesi gün gördüklerinin gerçekleşmiş olduğunu görürler. Bazen bir arkadaşımızı aramak için telefonu kaldırırız ve arkadaşımızın zaten hatta olduğunu görürüz. Çoğu psikolog bunları rastlantı olarak adlandıracak ya da gerçekleşme ihtimallerinin düşündüğümüzden çok daha fazla olduğunu göstermeye çalışacaktır. Jung ise bunların, bizim insanlarla ve genel anlamda doğayla kollektif bilinç yoluyla nasıl bağlandığımızı gösteren işaretler olduğunu söyler. 1951’de İsviçre’deki Eranos Konferansında verdiği bir derste, Jung klasik eşzamanlılık olarak gördüğü olaylara örnekler vermiş ve bunları zihinsel olayların hem rüyalarda hem de uyanıklık halinde kollektif bilinçaltını sembolik ve fiziksel varlık eş düzlemlerinde etkilemekle kalmayıp ondan etkilendiklerine ve çoğu zaman zaman, uzay ve istatistiki olasılık kavramlarını aştıklarına bir kanıt olarak göstermiştir. Bilimsel anlamda ilk kez tohumları Jung tarafından ekilen eşzamanlılık, daha sonraları kuantum fiziğinin de işaret ettiği üzere, evrenin her bir parçasının birbiriyle ilişkili oluşu ile birleşince, konu ünlü biyokimya profesörü Rupert Sheldrake’in de ilgisini çekmişti. The Hundredth Monkey – Yüzüncü Maymun isimli teoride Sheldrake’in çalışmaları Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılan 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi kullanılarak anlatılır: Bir adada patatesleri yıkayarak yemeyi öğrenen maymun topluluğundaki maymun sayısı belirli bir sınırı aştığı anda, farklı adalardaki maymunların da patatesleri yıkayarak yedikleri gözlenmiştir. Sonuç olarak, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapının varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurdukları ileri sürülmüştür. Dr. Sheldrake’e göre, evrende bir olay sürekli tekrarlandığında morfik bir alan oluşuyor ve bu alanla kurulan rezonans aynı durumun başka yerlerde de tekrarlanma olasılığını arttırıyordu. Yani bir davranış modeli bir kere ortaya çıktığında değişim başlıyor, yeterince uzun süre tekrar edildiğinde ise bunun morfik rezonansı tüm türü etkiliyordu. Teorinin önemli noktası şudur; morfik rezonansın bir kez yayılmaya başlaması, tüm evrende yayılması demektir. Yani herhangi bir yerde yaşanan bir morfik alan, anında tüm evrende kıpırdanmaya başlayacaktır. Kuantum fiziğinin kurucularından olan Niels Bohr’a göre, evrende A alanında yaşanan bir durum, B alanında da yansıma yaratıyor fakat bunun nedeni bilinmiyordu. İkinci nesil kuantum fizikçilerinden olan David Bohm ise ‘Holografik Düzen’ adlı teorisini ortaya koyarak, Jung’ın nedensellikten tamamen bağımsız olan eşzamanlılık görüşünün evrenin bütününde var olduğunu söylüyordu. Kozmik boyutlarda ele alınan Bohm teorisine göre; bir gezegen, bir canlı organizma veya bir atomda, evrendeki tüm bilgi küçültülmüş bir versiyonuyla bulunmaktaydı. Modern bilim için alışılmışın çok dışında olan bu düşünce, aslında tasavvuf felsefesinin de, Mısır Hermetizmi’nin de temellerini oluşturuyordu. Hermetik bilgiler “Yukarıda ne varsa, aşağıda da aynısı var” der. Bu duruma en güzel örneği yine bilim dünyasında yaşanmış şaşırtıcı bir hikaye ile verebiliriz. 17. yüzyılda Isaac Newton İngiltere’de, C.W. Leibnitz ise aynı anda Almanya’da birbirlerinden habersiz bir şekilde yeni bir hesaplama motoru geliştirmeye çalışıyorlardı. Aslında üzerinde çalıştıkları şey birebir aynıydı ve her ikisi de çalışmalarını eşdeğer sonuçlarla yayınladılar. Ama günümüzde Leibnitz’in yöntemini kullanıyor, Newton’a güveniyoruz. Benzer bir durum Nikola Tesla ve Edison arasında da yaşanmış, hatta eşzamanlılık yasasının öngördüğü üzere, benzer faktörler birbirlerini çekerek bu iki adamı aynı çatı altında çalışmaya kadar itmişti. Benzer bir algıyla, Nietzsche de gerçeğin dairesel olduğunu söylüyor ve makrokozmos ile mikrokozmosun birbirine karşılıklı bağlı olduğunu anlatıyordu. O, bu iki terimi dünya ve insan olarak kullanmıştı ama günümüzde mikro sınırlarımız atomaltı parçacıklara, makro sınırlarımız ise henüz bütününü göremediğimiz evrenlere işaret ediyor. Nörolog Dr. Sultan Tarlacı’nın 2006 yılında kaleme aldığı makalesi (Jung'un Yanılgısı: Eşzamanlılık Yeni Bir Teori) ise eşzamanlılığı bir yanılgı olarak nitelendiriyor: Eşzamanlılık olayı bir anlamda, adaptasyonun veya alışkanlık olayının kırılmasıdır. Günlük yaşamda olayların akışında, benzer olaylar sıklıkla yan yana gelmezler. Çoğu olaylar "eşzamansızdır". Bu eşzamansızlık, dünyamızdaki olayların doğal bir görünümdür. Dolayısı ile günlük beyin girdisi için normâldir ve buna "alışkanlık" geliştirmiştir. Ortaya çıkan eşzamanlılık bir olay, bu alışkanlığı kırarak beyindeki farkındalık düzeyini arttırır ve ardışık gelen olaylar dizisi beyinde mucize etkisi yaratır. Eğer sürekli eşzamanlılık olaylarının yaşandığı bir dünyada yaşayacak olsaydık, eşzamanlılık olaylara "alışacak/adapte olacak" ve "eşzamansızlıklar" bizim farkındalık düzeyimize ulaşarak mucize etkisi yaratacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder