7 Aralık 2011 Çarşamba

DUYARLI, ÇALIŞKAN VE TUTKULU BİR RUH: ŞEF İBRAHİM YAZICI



MARCEL PROUST ANKETİ

Ünlü Fransız yazar Marcel Proust (1871-1922) 13 yaşındayken bir 'hatıra defteri' alıp, içindeki İngilizce soruları cevaplayarak arkadaşı küçük Antoinette Faure'a doğum günü armağanı olarak vermişti. Benzer bir anketi, 20 yaşındayken cevaplamıştı. Bu iki anket o öldükten birkaç yıl sonra yayınlandı, soruların çoğu zaten aynıydı, adı 'Proust anketi'ne dönüştü ve meşhur oldu. Çocuksu, naif, ama tuhaf bir şekilde cevaplayanın iç dünyasını yansıtacak sorulardan oluşuyor bu anket. Bu kez anketi ünlü orkestra şefi İbrahim Yazıcı’yla yaptık ve çok keyifli bir sohbet yaşadık.

En sevdiğiniz kişilik özelliğiniz: Müşfik oluşum..

En sevmediğiniz kişilik özelliğiniz: İnatçılığım.

En büyük başarınız olarak gördüğünüz olay hangisi?: Doğmam!

En büyük üzüntünüz: İnsanların birbirini öldürmesi.

En sevdiğiniz kıyafetiniz: Kot pantolonum

En sevdiğiniz renk: Mavi

Yaşamış tarihi kahramanınız var mı ?: Yok..

En sevdiğiniz roman kahramanı: Siddharta (Herman Hesse’nin ünlü kitabı)

En sevdiğiniz şair: Metin Altıok, yabancılardan Dante..

En sık kullandığınız kelime: Evet

Size söylenmiş en güzel söz?: Seni seviyorum..

Sizin birine söylediğiniz en güzel söz: Seni seviyorum..

En affetmeyeceğiniz şey: Sahtekarlık

En can sıkıcı bulduğunuz şey: İnsanların karşısındakini ‘Eşşek’ yerine koyması(Gülüşmeler..)

En büyük şanssızlığınız: Çok şanslı biriyim. Bence herkes etrafına baktığında kendi şansını görebilir..

Kimin yerinde olmak isterdiniz: Kendim

Doğanın size vermesini isteyeceğiniz en büyük özellik ne olurdu ?: Uçmak

En sevdiğiniz kelime: Sevgi..

En sevdiğiniz yemek ?: Kısırı çok severim..

En sevdiğiniz çiçek: Kır çiçekleri

En sevdiğiniz film: Pedro Almodovar’ın ‘Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar’ı. Absürdizmi bu

kadar yerli yerinde kullanabilen başka biri yok.

En sevdiğiniz şarkı: Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek..

Size en huzur veren yer ?: Evim

En mutlu olduğunuz an?: Tüm bedenlerimdeki tüm moleküllerin tüm evrenle uyum içinde

titreştiğini hissettiğim an..

En büyük zevkiniz ?: İşim, yani müzik yapmak.

Nasıl ölmek isterdiniz?: Tekamülüm için hangi ölüm şekli daha yardımcı ve öğretici olacaksa o şekilde.

Hayat felsefeniz ?  : Anı yaşa!

İBRAHİM YAZICI KİMDİR?
İbrahim Yazıcı (1971, Ankara) Türk piyanist ve orkestra şefidir.
 1986 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı'na giren Yazıcı, Öznur Orbay ve Nimet Karatekin'le piyano, Nevit Kodallı ve İstemihan Taviloğlu ile kompozisyon, Hikmet Şimşek ve Rengim Gökmen'le orkestra şefliği, Alain Boeglin ile oda müziği çalıştı ve aynı okuldan yüksek lisans diploması aldı. Daha sonra Conservatoire National de Musique de Perpignan'da Claude Philippe Durand ile piyano, Daniel Tosi ile orkestra şefliği, Michel Lefort ile oda müziği, Danielle Perriers ile opera yorumu çalışan sanatçı 1995 yılında bu okulu üç premier prix alarak bitirdi.
Ünlü İngiliz orkestra şefi Gilbert Varga'nın asistanlığını yaparak şeflik eğitimini sürdüren Yazıcı, ayrıca Macaristan, Belkçika, İtalya, Fransa ve İspanya'da orkestra şefliği kurslarına katıldı.
Ankara Devlet Operası'nda konuk şef olarak başladığı konser faaliyetlerini aralarında Den Haag Het Residentie, Ensemble Rezonans, Camerata de France, Bilkent Senfoni Orkestrası, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, tüm Devlet Senfoni Orkestraları, 9 Eylül Senfoni Orkestrası ve Mersin Devlet Opera ve Balesi Orkestrası'nın da bulunduğu pek çok toplulukla yoğun bir biçimde sürdürmekte olan sanatçı Türkiye'nin yanı sıra Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya, İspanya, Belçika, Yunanistan, İsrail, Güney Kore ve Kıbrıs'ta konserler verdi. Aynı zamanda Puccini (Valencia), Europäischer Musiksommer (Berlin), Bellapais (Girne), CBS (Güney Kore) Festivalleri'nde de orkestra şefliği yaptı.
Yönettiği konserler sonrasında yurtiçi ve yurtdışında övgü toplayan sanatçı, hem orkestra hem de koro üzerindeki kontrol ve hakimiyetiyle adından söz ettirirken, aynı zamanda sempatik kişiliği ve nezaketiyle de tanınmaktadır.
2001 yılından itibaren Fazıl Say'la bir dizi konser veren Yazıcı, bestecinin Metin Altıok Oratoryosu'nun ilk seslendirilişi ve cd kaydı ile Nazım Oratoryosu'nun Bilkent Senfoni Orkestrası ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu'yla birlikte cd kaydını yaptı.
Başarılı çalışmalarından ötürü 2002 yılında Hacettepe Üniversitesi Sanat Teşvik Ödülü ve 2005 yılında İtalyan Cumhurbaşkanı tarafından Cavalleria della Soliderita şövalyelik ünvanıyla onurlandırıldı.
Birçok genç bestecinin eserlerinin ilk seslendirilişlerini de gerçekleştiren sanatçı 1995-2004 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı'nda ders verdi. 1998 yılından bu yana Devlet Çoksesli Korosu'nun şefliğini yapan yazıcı aynı zamanda Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde ders vermektedir.

20 Eylül 2011 Salı

STATÜ ENDİŞESİNİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ


Çocukluğumda bana büyüyünce ne olacaksın diye soranlara ‘Ya matematikçi ya da müzisyen olacağım diye yanıt verirdim. Gel zaman git zaman, okuldaki başarılarım nedeniyle öğretmenlerim ve ailemin yoğun isteği sonucunda tıp fakültesini kazandım. O gündür bugündür, sürekli koşturuyorum.. Geçen hafta, bu yaşadığım koşturmacanın temelinde yatan şeyin salt ‘doktor olmanın ve insanlara yardım etmenin ya da bir şeyler öğretmenin verdiği haz’ mı yoksa ‘statü endişesi’ mi olduğunu sorguladım. Bu sorgulamayı yapmamın nedeni, modern filozoflardan Alain De Botton’un ‘Statü Endişesi’ kitabıdır ki okuduğum yazara ait kitapların içinde en ilginç olanıydı.

Statü sözcüğü, bir anlamıyla kişinin toplumdaki konumunu, diğer anlamıyla, kişinin, başkalarının gözündeki değerini ifade eder. Ne yazık ki doğduğumuzdan itibaren kendimize ilişkin düşüncelerimiz, başkalarının yargılarına bağlanmıştır. İnsanların bizi övmeleri iyi, yermeleri ise kötü gelir. Zamanın, toplumun, ailenin ve yeteneklerimizin çerçevesinde, kendimize ait başarılı insan modelini oluşturamadığımızda derin bir endişe yaşarız. Bu noktada, başkalarının bizim için ne düşündüğü önem taşır.

Alain De Botton’a göre, günümüzde statü sahibi olmak, çoğunlukla, maddi başarı elde etmek anlamındadır. Statü, maddi getirisinin yanı sıra bize, önemli ve değerli olduğumuz duygusunu da verir. Bütün bunlar elde edilemediğinde ise, statü endişesiyle karşı karşıyayız demektir.

Günümüzde statü peşinde koşmak kadar, snopluk ya da ayırımcılık yapmak da geçerli bir davranış şekli haline geldi. Snopluk, insanları değerlendirirken statü odaklı bir yaklaşım sergilemektir. Snoplar (ya da ayırımcılar) bizim kim olduğumuzla değil, statümüzle ilgilenirler. Oysa kendi duruşundan emin olanların başkalarını aşağılamaya ihtiyaçları yoktur. Snopluğun ardında histerik bir korku yatmaktadır; kendini beğenmişlik ve kibrin asıl nedeni, derin bir korkudur.

De Botton bu konuda şöyle diyor: ‘Alçak statü sahibi olmanın maddi cezası yoksulluksa eğer, snopça bir dünyanın cezası da önem simgelerine sahip olmak için kıvranıp dururken hissettiğimiz o aşağılık duygusu ve uzaklara dalıp giden bakışlarımız olacaktır..’

Peki çözüm nerede?

Felsefeyi hayatımızın köşe taşlarından biri haline getirmek, en iyi çözüm olabilir. Filozoflar bu konuda şöyle diyor: ‘Başka insanların yargılarını eni-konu ele aldığımızda, önce bizi biraz üzen ama ardından yüreğimizi ferahlatan bir sonuca varırız: Toplumun çoğunun görüşleri, çoğu konuda, olağanüstü yanılsamalı ve hatalıdır aslında.’

Diğer bir çözüm yolu da sanat ve mizah ile iç içe yaşamaktır; ‘Çünkü sanat tarihi, statü sistemine yöneltilen (ironik, öfkeli, lirik, melankolik ya da eğlenceli) meydan okumalarla doludur ve mizah da bize, dünyada en az bizim kadar kıskanç ve toplumsal alanda yara almış başka insanların da yaşadığını hatırlatır.’

Beklentilerimizin sayısını azaltmak da bizi statü endişesinden uzaklaştırıp, kendimize olan saygımızı artırmamızda yardımcı olacaktır. ‘İnsan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir’ diyen ünlü İngiliz şair ve filozof Henry Thoreau (1845), tüm yaşamını kendi inşa ettiği bir orman kulübesinde az sayıda eşya ile geçirmiş ve bu yaşamın kendisini çok daha fazla mutlu kıldığına dair yazılar yazmıştır. Günümüzde de benzer şekilde, 100 adet kişisel eşya ile yaşamanın insanı mutlu kıldığına dair yazılar yazılmakta, hatta dünyada bu akımı hayat görüşü haline getirmiş kitleler bulunmaktadır.

Jean Jacques Rousseau’ya göre tatminkar bir yaşamın en temel gerekleri, aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, başkalarına duyulan merak, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan hazdır.

Son sözü İngiliz şair Edward Young’a bırakıyorum:

Bilge, asil, hükümdar, kral, fatih,

Ölüm diz çöktürüyor bunların her birine

Bir saatlik zafer için bunca hırgür niye?

Neden zenginliğin sığ sularında yürüyor,

Şöhrete kapılıp gidiyoruz?

Yeryüzünün son durağı:

‘Burada yatıyor’ yazısı,

Ve en asil şarkısı: ‘Küller küllere’..

15 Haziran 2011 Çarşamba

ÇILGIN BİR ANATOMİSTİN ANATOMİSİ


Geçtiğimiz Mayıs ayında hem bildiri sunmak, hem yerli ve yabancı meslektaşlarla bir araya gelip dimağıma yeni bilgiler eklemek ve yeni fikir açılımları yapmak üzere Bursa Anatomi Sempozyumu’ndaydım.
Bilimsel sunumların yapılacağı binaya ilk adımımı attığım anda, karşımda Body Worlds adlı serginin mimarı, canlı insan dokusunu ölümden kısa süre sonra ‘plastinasyon’ adını verdiği bir yöntemle bozulmadan saklamayı bulan Alman anatomi bilgini olan Gunter Von Hagens’ı görmek beni oldukça şaşırttı ve heyecanlandırdı doğrusu.
Çeşit çeşit, muhteşem kadavra örnekleri ya da kesitleri değil, yaptığım işin dünya çapında başarılı olmuş bir ustasını görmekti asıl beni heyecanlandıran..
Tüm gerçek büyük ustalar gibi, o da sanki yaptığı oldukça normal bir işmiş gibi, sıradan biri edasında köşede oturuyor, ara sıra yanına gelip sohbet etmek isteyenlerle ilgileniyordu. Sergide tek anlayamadığım şey, tüm yapıtların satılık olmasıydı. Epey yüksek fiyatlar içeren bu şaheserlere, çoğu yerli ve yabancı anatomist nedense uzak kalmayı tercih etti..
Merak edenler için biraz bilgi vereyim: Gunter von Hagens, 10 Ocak 1945 tarihinde, Polonya’da dünyaya geldi. Henüz 5 günlükken Rus askerlerden kaçan ailesi ile beraber Almanya sınırına doğru yolculuğa çıkan Hagens, babasının Alman SS birliklerinde aşçı olarak çalışması sayesinde savaşın yıkımından ailesi ile Doğu Almanya’ya kaçabildi ve de çocukluğunu bu ülkede geçirdi. Kan pıhtılaşma bozukluğu (Hemofili) hastası olan Hagens, ufak bir yaralanmanın ardından altı ay boyunca hastanede kalmak zorunda kaldı; bu dönemde tıp bilmine olan ilgisi gelişti ve de liseden sonra Jena Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kayıt oldu. 1969 yılında Çekoslovakya’nın işgale uğramasının ardından siyasi eğilimleri nedeniyle Almanya’dan kaçmaya çalışırken yakalandı ve de iki yıla yakın bir zamanı hapishanede geçirdi. 1970 yılında hapisten çıkmasının ardından tıp eğitimini tamamlayan Hagens, 1975 yılında ise Heidelberg Üniversitesi’nden doktorasını aldı. İki yıl kadar bu üniversitede patoloji ve anatomi dallarında çalışan Hagens, asıl ününü ise 1977 yılında icad ettiği ve 1978 yılında patentini aldığı ‘plastination’ (ölü dokuları plastikle kaplayıp anatomi amaçlı kullanmak) yöntemi sayesinde kazandı. Yıllar içerisinde bu tekniği ilerleten Hagens, 1993 yılında Heidelberg’de dünyanın ilk Plastination Enstitüsünü hayata geçirdi. Body Worlds adını verdiği anatomi sergisi ile bütün dünyayı dolaşan Hagens, Türkiye’de de sergisini açmış, hayranlıktan korkuya kadar uç noktalarda pek çok tepki almıştır.
****
Prof. Dr. Von Hagens, Hürriyet’te yer alan, 2010 yılında yapılan İstanbul’daki sergi açılışında yaptığı konuşmasında sergisinden şöyle bahsediyor: ‘İnsan bedenini anatomik bir hazine, büyük bir harika olarak görüyorum. Bu evrim, mühendislik ve zeka harikası beni şaşırtmaya devam ediyor ve henüz tüm sırlarını bana açıklamış değil.
Von Hagens, serginin bazı çevrelerde, ‘sanat eseri’ olarak değerlendirilmesine ilişkin olarak ise “Ben insan bedenini güzelleştirerek sergiliyorum. İnsan anatomisi işi, sanat olarak değerlendirilemez. Ancak ‘başyapıt’ olarak değerlendirebilirsiniz’ demiş..
Ben kendi adıma Prof. Von Hagens’ı oldukça alçakgönüllü, son derece disiplinli ve yaptığı işe aşık buldum. Sempozyumun ilk gününde, yaptığı şaheserlere bakarken bir ara yanıma gelip, İstanbul’daki sergisinde sergilediği yapıtlarla ilgili olarak ‘Hangisini en çok beğendiniz?’ diye sorarken, gözlerindeki hiç sönmeyecek amatör bilimci ışığını fark ettim. Kendi adıma bu ışığın hiç sönmemesi için gayret eden biri olarak, hala bir şeyleri merak ediyor oluşuna hayran oldum.
Sizin de gözlerinizdeki merak ışığının hiç sönmemesi dileğiyle ve sağlıcakla kalın..

9 Mayıs 2011 Pazartesi

PARMAKLARINIZ KİŞİLİĞİNİZİN AYNASI MI?


Sağ elinizi kaldırıp şöyle bir bakın: Hangi parmak daha uzun? İşaret parmağınız mı, yoksa yüzük parmağınız mı? Tanımadınız birinin parmaklarının uzunluk farkına bakıp onun kişilik özelliklerini tahmin etmek oldukça eğlenceli olmaz mıydı?

Geçen yıl İngiliz araştırmacılar prostat kanserine yakalanma riskinin işaret parmağı uzunluğu ile (göreceli olarak yüzük parmak uzunluğu ile) bağlantısı olduğunu bildirdiler. İşaret parmağı uzunluğu yüzük parmağı uzunluğuna göre fazla olan erkeklerde prostat kanseri gelişme riski %33 daha düşüktü bulgulara göre.

Bu alanda ilk kez İngiliz araştırmacı JT Manning, 2002 yılında prenatal (doğum öncesi) cinsiyet hormonlarının etkilediği işaret parmağının yüzük parmağına oranının, çeşitli fizyolojik, psikolojik ve davranışsal özellikler ile ilişkili olduğunu bildirdi. İlerleyen yıllarda yaptığı çalışmalarda da yine el parmak oranlarının kalp krizi geçirme riski ile olan bağlantısını buldu.

Austin ve arkadaşları, 156 tıp fakültesi öğrencisi üzerinde yaptıkları çalışmalarında, kız öğrencilerde empati ve duygusal zekanın erkek öğrencilerden daha fazla olduğunu ve bunun da akademik performansı artırdığını gösterdiler (2005).

Millet ve Dewitte adlı araştırmacılar, 2006 yılında üniversite öğrencilerinde yaptıkları çalışmada yüzük parmağı işaret parmağından daha uzun olan, başka deyişle yüksek testosteron özelliği gösteren öğrencilerin, işbirliğine daha yatkın olduğunu buldular.

Parmak oranları anne karnında belirleniyor

Eldeki işaret parmak uzunluğunun yüzük parmak uzunluğuna oranının vücuttaki cinsiyet hormonlarının düzeyleri ile ilişkili olduğunu bildiren birçok çalışma yapıldı. Bunlara göre, yaşamın ilk aylarda maruz kalınan anneye ait cinsiyet hormonları (testosteron ve östrojen), parmak oranının ne olacağına etki ediyor ve ilerleyen yaşlarda da parmakların uzunluğu değişse de oranı aynı kalıyor. Daha önce yapılan bir çalışmada da yüzük parmağı işaret parmağına göre daha uzun olan kadınların erkek çocuk doğurmaları olasılığının arttığı bildirilmişti.

Kadında işaret parmağı, erkekte yüzük parmağı daha uzun

Parmak oranları ile kandaki hormon düzeyleri karşılaştırıldığında, genel olarak kadın cinsiyetinde işaret parmağı uzunluğu ile östrojen hormonu yüksekliği arasında, erkek cinsiyetinde ise yüzük parmağı uzunluğu ile testosteron hormonu yüksekliği arasında ilişki bulunmakta. Ancak iki parmağın eşit olması ve her iki cinsiyette de karşı cins bulgularına uyan parmak oranları sıklıkla görülebiliyor. İşaret parmağı uzun olan erkek bireylerin daha duygusal ve hassas; yüzük parmağı daha uzun olan kadınların ise daha yarışmacı, agressif ve atak yaradılışta oldukları gözleniyor.

Türkiye’de ilk kez Dokuz Eylül Üniversitesi’nde yapıldı

2009 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi ve Ege üniversitesi Paramedik Programı öğrencilerinde yapılan çalışma, parmak oranları ile kişilik özellikleri arasındaki olası bağıntıyı acil tıp hizmetlerine yardımcı eleman olarak iş yapan paramedik grubunda göstermeyi amaçlıyordu. Paramedikler, meslekleri gereği kaza anında ilk yardım ekibinde yer alan önemli teknik elemanlardır ve ataklıkları, çabuk davranma-karar verme güdüleri, soğukkanlı olmaları hasta hayatı açısından büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, bu programı kendilerine mesleki eğitim olarak seçen bireylerin kişilik özellikleri psikolojik testlerle ortaya konuldu. Her bir katılımcının parmakları 0.01 mm’ye duyarlı elektronik kumpasla ölçüldü ve işaret parmağının yüzük parmağına göre oranları hesaplandı. Daha sonra ise öğrencilerin parmak uzunluklarına bağlı olarak psikolojik testlerinin sonuçları karşılaştırıldı. Karşılaştırma hem sağ el için hem sol el için hem de her iki elin birlikte ele alınıp birlikte değerlendirildiği durum için ayrı ayrı olarak yapıldı.

Bu çalışmada önce cinsiyet gruplarında parmak uzunluklarına göre, östrojenin veya testosteronun baskın olması açısından farklılık incelendi. Sonuçlara göre, sağ ve sol elde, ve de her iki el birlikte alındığında, kız ve erkek öğrencilerin yaklaşık % 80 düzeyinde, parmak oranlarına göre testosteronun yüksek olduğu görüldü. Kız öğrencilerde östrojenin baskın olduğu grubun oranının daha yüksek olması beklenebilecekken, elde edilen oran erkeklerle benzer şekilde gerçekleşti. Hem sağ elde hem sol elde, hem de her iki el birlikte ele alındığında kızlarla erkeklerin, testosteron ve östrojenin baskın olması açısından yapılan gruplamalara dağılımı açısından istatistiksel farklılık göstermedikleri gözlendi. Yani belirtilen programdaki kız ve erkek öğrencilerde aynı oranda testosteron ve östrojenin baskın olduğu görüldü.

Çalışmada yapılan diğer bir karşılaştırma ise; parmak oranlarına göre testosteron ve östrojenin baskın olduğu grupların, ölçek toplam puanları açısından karşılaştırılmasıydı. Sonuçlara bakıldığında sağ el parmaklarına göre testosteron ve östrojenin baskın olduğu grupların, Dikkatli Karar Verme Stili Alt Boyutu ve 5 Faktörlü Kişilik Envanteri’nin Yeniliğe Açıklık Alt Boyutunda ölçek puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Testosteronu baskın olan grubun östrojeni baskın olan gruptan, hem dikkatli karar verme puanın hem de yeniliğe açıklık puanın daha yüksek olduğu belirlendi.

Sol el parmaklarına göre testosteron ve östrojenin baskın olduğu grupların ise Schutte Duygusal Zeka Ölçeği-Duyguların Değerlendirilmesi Alt Boyutunda ve 5 Faktörlü Kişilik Envanteri Sorumluluk/ Kararlılık Alt Boyutunda ölçek puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Sağ elde olduğu gibi sol elde de testosteronu baskın olan grubun, östrojeni baskın olan gruptan, hem duyguların değerlendirilmesi puanının hem de sorumluluk kararlılık puanın daha yüksek olduğu görüldü.

Bu çalışmada hem sağ ve sol el, hem de her iki el birlikte alındığında, kız ve erkek öğrencilerin yaklaşık %80 düzeyindeki bir oranında, parmak oranlarına göre testosteronun baskın olduğu görülmüştür. Kız öğrencilerde östrojenin baskın olduğu grubun oranının daha yüksek olması beklenebilecekken, erkeklerle benzer şekilde gerçekleşmiştir. Testosteronu baskın olan grupların, östrojeni baskın olan gruplardan; dikkatli karar verme, düzenlilik, sorumluluk/kararlılık, analitik düşünme ve duyarlılık puanın daha yüksek olduğu gözlenmektedir.

Her iki el birlikte alındığında ise sağ elde ve sol elde yüzük parmağı daha uzun olan yani testosteronu baskın olan grubun, işaret parmağı görece daha uzun olan yani östrojeni baskın olan gruptan; hem duyguların değerlendirilmesi puanının, hem de sorumluluk kararlılık puanın daha yüksek olduğu görüldü. Ayrıca her iki ele göre de testosteronu baskın olan grubun östrojeni baskın olan gruptan, dikkatli karar verme, düzenlilik, sorumluluk/kararlılık, analitik düşünme ve duyarlılık puanının daha yüksek olduğu gözlenmekteydi. Yüzük parmağı daha uzun yani testosteronu baskın olan grubun, işaret parmağı daha uzun yani östrojeni baskın olan gruptan; dikkatli karar verme puanının ve yeniliğe açıklık puanının daha yüksek olduğu belirlendi.

Bu çalışmanın sonuçları göz önüne alındığında bazı mesleklerde, mesleği seçen öğrencilerin daha eğitim süreçlerinin başlangıcında kişilik testlerine tabi tutulması ve sonuçlara göre yalnızca uygun adayların (örneğin dikkatli ve çabuk karar veren, düzenli, sorumluluk/kararlılık katsayısı yüksek, analitik düşünen ve empatik-duyarlı gibi kişilik özellikleri gerektirten mesleklerde olacağı gibi) eğitime alınmasına karar verilmesi, mesleğe çok uygun olmayan kişilerin önceden belirlenmesi bağlamında emek ve zaman kayıplarını engelleyebilir gibi görünmektedir. Parmak uzunluklarının ölçülmesi ise kişilerin belirtilen özellikleri açısından tanımlanması sürecini kolaylaştıracak veya katkı sağlayacak gibi görünmektedir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Paramedik Programı öğrencilerinde yapılan bu çalışmanın zayıf olan yönleri, çalışılan grubun nispeten küçük ve özel bir grup olması ve kan hormon düzeylerinin bakılamamış olmasıdır. Ancak daha önceki bilgilere göre, kan hormon düzeyleri ileri yaşlarda da parmak oranlarını anlamlı oranda değiştirmemektedir. Ayrıca araştırmacılar elde edilen bilgilerin daha genel kullanımı için ve daha kesin sonuçlar ortaya koymak amacıyla çalışmayı genişletmiş bulunmaktadırlar. Bu doğrultuda çalışmalar sürmektedir.



Çalışmanın yazarları:


Funda Aksu¹, Arkun Tatar², Suphi Türkmen³, Semra Çelikli4, Aksel Çelik5, Süleyman Tetik¹

 
¹ Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı


² Beykent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü


³ Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu


4 Ege Üniversitesi Atatürk Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu


5 Dokuz Eylül Üniversitesi Spor Bilimleri ve Teknolojisi Yüksekokulu


Kaynaklar

1. Çelikli S. Yeni Açılan Paramedik Programlarının Karşılaştığı Sorunlar, IV. Paramedik Sempozyumu, Sempozyum Özet Kitabı. Ankara. 2008, s. 49-52.

2. Ünlüoğlu İ, Ekşi A, Anık N. Yeni Bir Sağlık Meslek Grubu; Paramedikler. STED. 2002; 11(4): 308.

3. Uz Çağlar. Acil Tıp Sistemi ve Paramedik. Turk J Emerg Med. 2001; 1(1).

4. Tosun U, Kızılkan Ç, Kılıç S, Özer M, Yıldıran N. Yeni Mezun Paramediklerin İlk ve Acil Yardım Teorik/Uygulamalı Eğitim Düzeyi ve Yeterlilik Algıları. TAF Prev Med Bull 2009; 8(4):291-296.

5. Lippa RA. Finger lengths, 2D:4D ratios, and their relation to gender-related personality traits and the Big Five. Biol Psychol. 2006 Jan;71(1):116-21. Epub 2005 Apr 26.

6. Millet K, Dewitte S. Second to fourth digit ratio and cooperative behavior. Biol Psychol. 2006 Jan;71(1):111-5. Epub 2005 Jul 15.

7. Aksu F, Topacoglu H, Arman C, Ataç A, Tetik S. Neck Circumference and 2:4 Digit Ratio in Patients with Acute Myocardial Infarction. Turkiye Klinikleri J Cardiovasc Sci 2009; 21(2):147-52.

8. Manning JT, Taylor RP. Second to fourth digit ratio and male ability in sport: implications for sexual selection in humans. Evol Hum Behav 2001; 22 (1):61–69.

9. Manning JT, 2002. Digit ratio. Rutgers University Pres, New Brunswick.

10. Honekopp J, Manning, JT, Muller C. Digit ratio (2D:4D) and physical fitness in

males and females: Evidence for effects of prenatal androgens on sexually selected traits. Hormones and Behavior, 2006; 49 (4): 545–549.

11. Pokrywka L, Rachon D, Sucheka-Rachon K, Bitel L. The second to fourth digit ratio in elite and non-elite female athletes. American Journal of Human Biology, 2006;17 (6): 796–800.

12. Tester N, Campbell A. Sporting achievement: what is the contribution of digit ratio? J Pers 2007; 75 (4):663–677.

13. Mann, L., Radford, M., Burnett, P., Ford, S., Bond, M., Leung, K., Nakamura, H., Vaughan G. ve Yang, K. S. Cross-Cultural Differences in Self-Reported Decision-Making Style and Confidence. International Journal of Psychology. 1998; 33 (5), 325-335.

14. Deniz, M. E. Üniversite Öğrencilerinin Karar Vermede Öz Saygı Karar Verme Stilleri ve Problem Çözme Becerileri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi Üzerine Bir Araştırma. Eğitim Araştırmaları Dergisi, 2004; 4 (15).

15. Schutte, N. S., Malouff, J. M., Hall, L. E., Haggerty, D. J., Cooper, J. T., Golden, C. J., & Dornheim, L. Development and validation of a measure of emotional intelligence. Personality and Individual Differences, 1998; 25, 167–177.

16. Austin EJ, Saklofske DH, Huang S. H. S. & McKenney, D. Measurement of trait emotional intelligence: testing and cross-validating a modified version of Schutte et al.'s (1998) measure. Personality and Individual Differences, 2004; 36, 555-562.

17. Tok S, Moralı S, Tatar A. Schutte Duygusal Zeka Ölçeğinin Türkçe'ye Uyarlanması ve Psikometrik Özelliklerinin İncelenmesi. Uluslararası Duygusal Zeka ve İletişim Sempozyumu, 7-9 Mayıs 2007, İzmir, Türkiye.

18. Tatar, A. Doğrulayıcı Faktör Analiziyle İş Ortamına Yönelik Stresi Ölçmek Üzere Bir Ölçek Geliştirme Çalışması: İş Ortamı Stres Ölçeği’nin (İOSÖ) Güvenirlik ve Geçerliliği. 17. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi, 21-23 Mayıs 2009, Eskişehir, Türkiye.

19. Baron-Cohen S, Wheelwright S. The empathy quotient: an investigation of adults with Asperger syndrome or high functioning autism and normal sex differences. J Autism Dev Disord. 2004; 34: 163-175.

20. Bora, E.ve Baysan, L. Empati Ölçeği-Türkçe Formunun Üniversite Öğrencilerinde Psikometrik Özellikleri. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 2009; 19, 39-47.

21. Somer, O., Korkmaz, M.& Tatar, A. Beş Faktör Kişilik Envanterinin Geliştirilmesi-I: Ölçek ve Alt Ölçeklerin Oluşturulması. Türk Psikoloji Dergisi, 2002; 17, 49, 21-37.

22. Somer, O., Korkmaz, M. & Tatar, A. Kuramdan Uygulamaya Beş Faktör Kişilik Modeli ve Beş Faktör Kişilik Envanteri (5FKE). Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova, İzmir, 2004.

23. Zorn J, Snyder J, Satterblom K. Analysis of Incomes of New Graduate Physician Assistants and Gender, 1998-2006. Journal of Allied Health, 2009; 38,3; pg. 127.


24. Austin EJ, Evans P, Goldwater R, Potter V. A preliminary study of emotional intelligence, empathy and exam performance in first year medical students. Personality and Individual Differences 2005; 391395–1405.
Uzm. Dr. Funda Taştekin Aksu

19 Nisan 2011 Salı

MEVLANA'NIN YEDİ ÖĞÜDÜ


Henüz daha çiçeği burnunda bir asistandım, Anatomi bölümünü yeni kazanmıştım o yıl. Anestezi ihtisasına başladığım Sivas ilinden İzmir'e gelişimin 4 ayıydı.
Sivas'ta oldukça zor geçen 10 aydan sonra İzmir'e geri dönmek, yerde yatar vaziyetten kuştüyü yatağa atlamak gibiydi bir bakıma..
Anestezi eğitimi dayanması oldukça zor olan günaşırı nöbetlerden oluşmaktaydı. Üstelik uykusuz geçen her nöbetten sonra ertesi gün saat 17:00'ye dek ameliyathanede görevinizi yapmak zorundaydınız..
İlk aylar bunun insanca birşey olmadığını vücudumun sızlayan her yerinde ve her hücresinde duyumsamaktayken, bir süre sonra herşey normal hale dönüşmüştü, olanları doğal karşılıyordum artık. Gece sızlayan ayaklarımın acısını hissetmez, koşullardan yakınmaz olmuştum. Üstelik başlangıçta bana çok ağır gelen 'Asistan insan değildir' sözü ve bu sözün teminatı olan davranışlar eğitim sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak görünmeye başlamıştı gözüme. Eskiden bir gezi sırasında uğradığımız Mevlevihane'lerde buna benzer uygulamaların yapıldığını dinlemiştim, önce kapı önünde bekleme, sözlerle yıldırmaya çalışmalar, sonra dergahtaki en ağır işleri yapma, giderek kıdem kazandıkça bazı hakları elde etme vs..
Sanki bir dergahtı burası, insan dayanma gücünün test edildiği:) 
Ben işte bu kıvama gelmişken, TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı)'u kazanıp İzmir'e gelmiştim ve Anatomi gibi çoğunlukla beyin gücüne dayanan bir işte performans göstermem gerekiyordu. İlk günler aynen Sivas'ta olduğu gibi durumu yadırgadım. Odada oturabilmek, sadece birşeyler okumak, yazmak ya da anlatım yapmak dışında benden iş beklenmemesi bayağı tuhaf gelmeye başlamıştı. Oturmak için mi gelmiştim buraya?

****

Ben işte bu ikilemleri yaşarken Sivas'ta sempozyuma gideceğimizi öğrendim. Nöbetlerden ve çalışmaktan hiç gezemediğim Sivas'ı tanıma fırsatıydı bir anlamda bu.
Verimli geçen bilimsel toplantılarla dopdolu bir sempozyumdan sonra, oraya gidişimizin son gününde hiç görmediğim Çifte Minareli Medrese'ye de uğradık. Gümüş takılar, yöreye ait tahtadan oyma hediyelik eşyalar, nargileler, halılar vs göz kamaştırıcıydı. Tutkunu olduğum gümüş takılardan bol miktarda aldıktan sonra çok güzel motifli halılar ve kilimler satılan bir dükkana girdim. Hayranlıkla hepsini inceleyip tek tek dokunduktan sonra, bir halının üzerine takılmış olan tahtadan Mevlana Özdeyişleri'ni gördüm. Mevlana'yı uzun süreli eğitim hayatımdan biliyordum ama onun sözleriyle ilk karşılaşmamdı bu..

Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörürlülükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün

Ya göründüğün gibi ol

Hz.Mevlana
 
Mevlana'nın Yedi Öğüdü, hayatta yapmaya çabaladığım şeylerin bir özeti gibiydi..
Hemen oracıkta iç hesaplaşmamı yapıverdim: Bir kısmını başarmaya çok yakındım, ama birkaç maddesi hakkında hiç konuşmasam daha iyi olacaktı :)  

****

Yedi öğüdü alıp dükkan sahibine döndüm, 'Bunu almak istiyorum, ne kadar?'
O kadar ipek ve el dokuması muhteşem halının ve kilimin içinden bula bula bu küçük tahta duvar tablosunu almama pek şaşırmış görünen esmer ve güleç yüzlü dükkan sahibi, gülümsemesini benden saklamayarak, 'Onun fiyatı yok, size hediyem olsun.' deyiverdi.
Israr ettim ama, Yedi Öğüdü satmak için oraya asmadığını söyleyerek almam için ısrar etti. Bu kadar güzel eşyanın içinden onu seçerek almış olmama memnun olmuş gibiydi..
Bugüne dek aldığım herşeyin parasını muhakkak vermem gerektiği fikrine tutkuyla bağlı olan ben, pek tabii ki bu engin gönüllü halıcının tezgahına birkaç lira bıraktım. Dükkandan pek alışkın olmadığım bir çeşit esriklik duygusuyla çıktığımda, Mevlana'nın Yedi Öğüdü'nü tümüyle tutabilmek için bu yaşamda acaba daha ne kadar yol katetmem ve hangi engellerden geçmem gerektiğini düşündüm..
Sivas'tan ayrılırken artık herşey daha güzel ve daha anlamlı görünüyordu bana..