11 Kasım 2023 Cumartesi

TARİHİN GİZLİ SIRLARI

Bütün gün arabayla o tepe senin, bu tepe benim dolaşmış, yürümekten helak olmuştuk. Bir de Gelibolu tarihi yarımadasının her yerine dağılmış anıtlarda durup tarihi önemini okumuştuk her birinin. Bunlar aslında küçüklü büyüklü anıt mezar olduklarından, bir yandan üzüntü duyuyor, bir yandan da muharebenin büyüklüğünün ayırdına varıp hayret ediyordum. Düşman, yarımadanın neredeyse her yerine saldırmış, bizim daha yaşları 15-20 olan küçük askerlerimiz, komutanlarının önderliğinde bu toprakları müdafaa etmiş ve bu uğurda çoğu ölmüştü. Uzak memleketlerden devlet büyüklerinden gelen emirlerle savaş gemilerine doldurulmuş genç ecnebi askerler de, daha tam olarak ne yaptıklarını bilmeden, önceden kaybedecekleri belli bu savaş için yabancı topraklarda gelmiş ve vurulup gitmişlerdi. Adanın her yeri mezar ve hüzün doluydu. Ağaçlı tepeleri tırmanırken, sanki her an ağaçların arkasından askerler çıkacakmış ve muharebeye devam edeceklermiş gibi geldi. Sanki savaşın ruhu orada kalmış ve hiç gitmemişti. Yarı yolda karşımıza çıkan müzeyi yine kalbimde büyük bir hüzünle gezdikten sonra, Çanakkale Savaşı’nın en çok bilinen cephelerinden meşhur Conkbayırı’na gittik. Rüzgarlı ve uğultulu tepedeki sık ağaçların arasından aşağıdaki Ege Denizi’nin bütün güzelliği ve haşmetiyle karşımıza çıkması beni çok heyecanlandırmıştı. Tepenin bütün kenarını adeta bir yılan gibi dolanan nerdeyse insan boyundaki hendekleri ve aşağıdaki sahilden gelen Anzak askerlerinin yukarıya doğru yol yaptığı patikayı görmek, savaşın nasıl gerçekleştiğini anlamama yetti.
Hendeklerin hemen yanına yerleştirilmiş banklara oturduk, yokuş inip çıkmaktan nefes nefese kalmıştım. Bir yudum su içerken, sol çaprazımızda kalan aşağıdaki banka çok yaşlı yabancı bir çiftin yanlarında özel rehberleriyle oturmuş olduğunu farkettim. Rehber aşağıdaki deniz kıyısını ve sahili işaret ederek askerlerin nasıl yukarı çıktığını ve burada meydana gelmiş savaşı anlatıyordu. Biraz kulak verince tüm ayrıntılara girdiğini ve konuyu çok iyi bildiğini farkettim. Avustralyalı olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam başını hüzünle aşağı yukarı sallıyordu. Gözlerindeki hüzünden ve sorularından, hareketlerinden burada savaşanın bu çiftin büyük babaları olabileceği sonucunu çıkardım. Çok büyük bir ana tanıklık ediyor gibi büyük bir ciddiyet ve keder içinde dinliyorlardı. Ben artık biraz dinlenmiş ve yeniden yürümeye hazırlanırken kalktılar ve bizden tarafa doğru yürümeye başladılar. Tam önümüzden geçerken, yaşlı kadın bana doğru döndü ve çok zayıf bir sesle ve ürkek bir bakışla ‘Hi’ (selam) dedi, ben de gayri ihtiyari bir şekilde gülümseyerek, oldukça yüksek ve canlı bir sesle karşılık verdim. Geçip gittiler. O anda, çok derinlerden gelen bir hisle, onun ve benim büyük büyük babamın belki de tam burada savaşta karşılaşmış olabileceklerini düşündüm. Bir asır sonra çocuk ve torun birbirlerine dostça selam vermişlerdi. O gün bu anı yazmaya karar verdim. Murat Gülsoy bir romanında şöyle yazmıştı: ‘… Tarihin devamlı surette kendini tekrar eden, ama biz fanilerin idrak edemedikleri sırrına işaret ederdi…’ Acaba bu da o anlardan biri miydi?